27-8-2014 tarihinde eklendi
Ulus devlet ve dil: Babil kulesini yıkmak
Bir dil baskı altında tutulup engellendiğinde, o dili öğrenmek cazip olmaktan çıktığında edebiyatı da ya gelişemiyor ya da bir şeylere rağmen yapıldığı için gerçek potansiyelini hayata geçiremiyor. Ve ne yazıktır ki bizler, buna örnekler bulmanın çok kolay olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Kürtçe, Ermenice, Lazca, Rumca veya İbranice fark etmiyor, bu dillerden herhangi birinde edebiyat ya da gazetecilik yapmak isteyenleri soruşturmalar, davalar, hapishaneler, ekonomik güçlükler ve hatta ölüm tehlikesi bekliyor.

 

"Söz insanı öbür hayvanlardan ayırır; dil ulusları birbirinden ayırır; bir insanın nereli olduğu konuştuktan sonra anlaşılır. Kullanım ve gereksinim sonucu herkes ülkesinin dilini öğrenir; ama bu dilin başka bir ülkenin değil de o ülkenin dili olmasını sağlayan nedir?" Jean-Jacques Rousseau, Dillerin Kökeni Üzerine Deneme’ye bu soruyla başlar (çev. Ömer Albayrak, İş Bankası Kültür Yayınları). Bir dilin başka bir coğrafyada değil de o coğrafyada doğması o bölgenin iklimine, bitki ve hayvan çeşitliliğine bağlıdır. Rousseau da sorusunu, “ilk toplumsal kurum olan söz, biçimini sadece doğal nedenlere borçludur,” diye cevaplar. Çünkü doğa ilham verir; biz de inatçı insanları keçiye, kurnaz olanları tilkiye benzetiriz. "Rüzgar gibi geçti" veya "fırtına koptu" deriz. Bunları demeyi etrafımızda keçiler bulunduğu, fırtınalar koptuğu için akıl etmişizdir. Peki, günümüzde bir dilin başka bir ülkenin değil de o ülkenin dili olmasını sağlayan nedir? Ya da bir dil doğduğu topraklardan ne zaman, nasıl ve neden silinir?

 

Dillerin yok olması veya başka topraklara göç etmesi süreci, ulus devletlerin sahneye çıkışından ayrı düşünülemez şüphesiz. Çünkü ulus devletlerin ulusal dilleri vardır ve bu devletler diğer dillere yönelik çoğu zaman dışlayıcı, kimi zamansa baskılayıcı veya engelleyici politikalar benimser. Bazı dillerinse yazılı edebiyat geleneği yoktur. Dolayısıyla bu dilleri konuşanlar azaldıkça, o diller de unutulur. Öte yandan küreselleşen/tektipleşen dünya, bazı dilleri öğrenmeyi zaman kaybı haline getiriyor. Artık aileler, çocuklarına iş bulmalarını kolaylaştıracak dilleri tavsiye ediyorlar. Tüm bunlar dillerin kültürel zenginlikleriyle beraber yok oluşuna zemin hazırlıyor. Öyle ki UNESCO’nun “Tehlike Altındaki Diller Atlası”na göre, dünyadaki 6 bin 700 dilden 2 bin 471’i önlem alınmazsa bu yüzyılın sonunda yok olacak.

 

Bir dil baskı altında tutulup engellendiğinde, o dili öğrenmek cazip olmaktan çıktığında edebiyatı da ya gelişemiyor ya da bir şeylere rağmen yapıldığı için gerçek potansiyelini hayata geçiremiyor. Ve ne yazıktır ki bizler, buna örnekler bulmanın çok kolay olduğu bir coğrafyada yaşıyoruz. Kürtçe, Ermenice, Lazca, Rumca veya İbranice fark etmiyor, bu dillerden herhangi birinde edebiyat ya da gazetecilik yapmak isteyenleri soruşturmalar, davalar, hapishaneler, ekonomik güçlükler ve hatta ölüm tehlikesi bekliyor. Azınlık dillerinde edebiyat da, gazetecilik de ancak “bir şeyleri göze alarak” yapılabiliyor. Ermenice öyküler yazan Pakrat Estukyan’ın İzafi Dergi’ye (Aralık-Ocak 2012) anlattığı gibi, politik baskılar henüz daha anadilin öğrenilmesi aşamasında devreye giriyor ve Türkçe edebiyatın bile baskı gördüğü bir ortamda azınlık edebiyatına baskı uygulamaya gerek bırakılmıyor. Estukyan, “Ana dilimde yazdığım öyküleri Türkçeleştirince bir yayınevinin ilgisini çekebildim,” diyerek yayıncı bulmanın zorluğunu da ortaya koyuyor. Bu tablo çerçevesinde Türkçeyi bir kenara koyup, Türkiye'de yaşayan diğer dillere ve bu dillerin edebiyatlarına daha yakından bakalım.

 

"Q", "X" ve "W" Kürtçe ise yasak, İngilizce ise serbest

 

Özellikle Kürtçe edebiyat söz konusuyken, Kürtlere devlet tarafından kendi kimliklerini yaşayabilecekleri bir alan açılmasıyla edebi üretkenlik arasındaki bağlantıyı tüm netliğiyle görmek mümkün. Nasıl ki 16. yüzyılda yarı bağımsız Kürt hükümdarlıklarının kendilerini kabul ettirmeleriyle doğru orantılı olarak bir edebiyat geliştiyse, 2000’lerin başlarına kadar Kürtçe üzerine yapılan dilsel çalışmaların merkezi de, başta İsveç olmak üzere, Avrupa’daki Kürt diasporasıydı. Ergin Öpengin’in Birikim dergisine (Mayıs 2010) verdiği bilgiye göre, 1974-2005 arasında İsveç’te basılan Kürtçe kitap sayısı 657 iken, 1844-2005 arasında Türkiye’de basılan toplam kitap sayısı, yarısından çoğu son beş yılda olmak üzere 632 idi. 1923-1980 arasında sadece 20 Kürtçe kitap basılmıştı. Kürtçe kitap basan yayınevleri, kültür merkezleri ve enstitüler 1991’de Kürtçenin kullanılmasına yönelik yasak kaldırılınca ortaya çıkabildi ancak. Haftalık bir Kürtçe gazete, 10’un üzerinde Kürtçe dergi yayımlanmaya başladı. 2002’de yerel dillerin özel kurumlarda öğretilmesi yasallaştı. Bu adımları Kürtçe yayın yapan TRT 6 izledi.

 

Fakat bu reformların içinin ne kadar dolu olduğu, arkasında asimilasyonu bir insanlık suçu olarak gören bir devlet otoritesinin bulunup bulunmadığı henüz tartışmalı. Bu bağlamda Kürtlerin anadilde eğitim taleplerinin kulak arkası edilmesi konusunda da, her yıl 21 Mart’ta yapılan “Newroz mu, Nevroz mu yazacağız,” tartışmalarını hatırlayabiliriz. 1353 sayılı Türk Harfleri Kabulü ve Tatbiki Hakkında Kanun’un 2’nci maddesi değiştirilmediği sürece “Q”, “X” ve “W” harflerinin gönül rahatlığıyla kullanılamayacağı aşikar. Aşikar olan bir başka şeyse İngilizce veya Almanca gibi dillerin bu baskıya maruz kalmadığı. Cuma Çiçek’in Birikim’e yazdığı gibi, “Bireysel kültürel hakların sınırları görülmeden ve kolektif haklara kapı aralanmadan Kürtçeye yaşam alanı açan yeni bir siyasetin varlığından bahsetmek en iyi ihtimalle dünya deneyimlerinden bihaber olmak anlamına gelir. Öte yandan çıkan yasaların Kürtçeyi çocuklardan özellikle uzak tutmaya özen göstermesi, devletin ve hükümetin bu deyimleri iyi bildiğine işaret ediyor.”

 

 

19. yüzyıla kadar yazılı bir edebiyatı bulunmayan Kürtçe, 16. yüzyıl itibariyle ağırlıklı olarak şiir, atasözleri ve masallardan oluşan ürünler vermeye başladı. Melaye Ciziri ve öğrencisi Feqiye Teyran ile Ahmed-i Hani’nin 16. yüzyılın sonlarına doğru nazım sanatında eserler verdikleri biliniyor. 1817-1897 arasında yaşadığı sanılan Haci Qadiri Koyi, Osmanlı ve din karşıtı militan şiirler yazıyordu. Tarih Vakfı’nın hazırladığıKürtler adlı kitaba göre, Osmanlı İmparatorluğu’nda 19. yüzyılın sonlarından itibaren Kürtçe gazetelerin kurulmasıyla birlikte bir nesir-yazı dili de gelişti. Kısmen Kurmanci, kısmen Osmanlıca olarak basılanKürdistan, Roj-i Kürd, Jinadlı bu gazeteler edebiyat için de önemli bir platformdu. 20. yüzyılda Celadet ve Kamuran Bedirhan kardeşler öne çıktı. Münih ve Leipzig’de öğrenim gören bu kardeşler, Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra Suriye’ye geçip Hawar (İmdat Çağrısı) isimli edebiyat dergisini çıkardılar. Kürtçe için Latin yazısıyla bir alfabe hazırladılar. Kürtçe (Kurmanci) yazılan ve ilk olduğu sanılan Şivane Kürt (Kürt Çoban, 1935) adlı romanı ise Ermenistanlı bir Kürt olan Ereb Şemo kaleme aldı. Aynı dönemlerde Kürtçe, Farsça, Arapça ve Türkçe yazan yazarlardan biri de Şex Rizaye Talebani (Şeyh Rıza Talabani) idi. Öte yandan Mehmet Uzun romanlarını Kürtçe yazarak öne çıktı. Musa Anter ise genellikle Türkçe yazan çok yönlü bir yazar ve gazeteciydi. Kırsaldaki Kürt halkını anlatan bir tiyatro oyunu yazdı, Kürtçe-Türkçe sözlük yayımnladı. Öldürülmesinden kısa bir süre önce anıları Türkçede yayımlandı. Nureddin Zaza’nın Kürtçe için verdiği mücadeleleri anlattığı otobiyografisi ise, trajiktir ki, okurla ilk olarak Fransızca dilinde buluştu. 20. yüzyılın başlangıcından bu yana Ahmed-i Hani’nin Mem ü Zin adlı eseri ulusal Kürt destanı, yazarı da ilk Kürt milliyetçisi olarak anılıyor. Bir ebeveyni üzerinden Kürt kökenli olan sosyolog Ziya Gökalp ise, Türk milliyetçiliği teorisyeni olarak bilinir. Kendisini Kürt olarak görmekle beraber Türkçe yazan yazarların en tanınmışı ise Yaşar Kemal’dir.

 

İstanbul'daki Ermenice edebiyatın en büyük katkısı şiire

 

Üç bin yıldır Anadolu’da kesintisiz varlık gösteren Ermenice, bu toprakların en eski dillerinden biri. Şair İkna Sarıaslan bu dili, bu dilin edebiyatını ve edebiyatçılarını, İstanbul Tanpınar Edebiyat Festivali (İTEF) kapsamında bu yıl düzenlenen “Türkiye'de Ermenice, Kürtçe ve Lazca edebiyatların dünü ve bugünü” başlıklı oturumda anlattı. Buna göre, Ermenice Aziz Mesrop Maştotz’un bulduğu alfabe sayesinde MS 404’te yazılı bir edebiyata geçti. Ermenice edebiyatın altın çağı olarak anılan 5. yüzyılda daha çok çeviri eserlere rastlandı ama Yeğişe (Eghiché) ve Parblı Ghazar’ın (Lazare de Pharbe) yazdıkları tarih kitapları gibi özgün yapıtlar da verildi. Klasik Ermenice edebiyatın başyapıtı Yeznik Goğpatsi’nin Yeğdz Ağantots (Rafıziliklerin Tekzibi) adlı eseriydi. 10. ve 11. yüzyıllarda Ermenice edebiyatı 5. yüzyıldan sonraki en gelişkin düzeyine ulaştı. İlk büyük Ermeni şair olarak tanınan ilahiyatçı Aziz Krikor Naregatzi (Narekli Krikor) edebiyat sahnesine çıktı. Din dışı edebiyat ise 13. yüzyıldan itibaren Nağaş Hovnatan, Nahabet Kuçak ve Sayat Nova gibi halk şairlerinin yapıtlarında görüldü.

 

19. yüzyıl ortalarında, çağdaş bir Ermenice edebiyatın gelişmesi için gerekli koşullar olgunlaşmıştı. Hagop Baronyan ve Yervant Odyan yergi romanları ve tiyatro yapıtlarıyla tanındılar. 1884’te kurulan Arevelk (Doğu) adlı gazete gerçekçilik akımını başlattı. Krikor Zohrap gerçekçi öyküler yazdı. Arpiar Arpiaryan, Hrant Asadur, Dikran Gamsaragan, Levon Paşalyan, Yervant Sırmakeşhanlıyan bu dönemde eserler verdiler. Dönemin şairleri arasından Zabel Asadur, Arşak Çobanyan, Aleksandr Panosyan, Levon Seğposyan (Levon Şant) öne çıktılar. 1900’lerden sonra Püzantyon, Manzume-i Efkâr, Arevelk, Arevelyan Mamul gibi gazeteler edebiyatın geliştiği bir ortam hazırladı. Taniel Varujan, Vahan Tekeyan, Misak Metsarents, Adom Yarcanyan (Siamanto) şiirlerini bu ortamda yazdılar. Suren Bartevyan, Diran Çırakyan, Zabel Esayan, Ardaşes Harutyunyan, Hovhannes Harutyunyan, Rupen Zartaryan dönemin diğer önemli yazarlarındandı.

 

Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra da İstanbul’daki Ermenice edebiyatın dünyada çapındaki Ermenice edebiyata en önemli katkısı yine şiir alanında oldu. Garbis Cancikyan, Aram Pehlivanyan ve Haygazun Kalustyan’la başlayan yeni şiir akımı bugüne dek aynı yoğunlukla sürdü. Cancikyan ve Kalustyan, Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in Garip’i yayımlandıktan bir yıl sonra -1942’de- Balkıs adlı şiir kitabını yayımladılar. Bu kitap, en az Garip kadar devrimci bir nitelik taşıyordu. Kalustyan Ermenice şiirlerini Karyuği Lampar’da (Gaz Lambası) ve Kordzis Campun Vıra’da (İşyerimin Yolu Üzerinde) topladı. Cancikyan’ın Ermenice şiirleri ise Ore Or (Günden Güne) adıyla yayımlandı. Bu şairleri Zahrad, Zare Khrakhuni ve İkna Sarıaslan izledi. Toplumsal romanda Zaven Biberyan, psikolojik romanda Rober Haddeciyan öne çıktı. Taşra edebiyatı alanında Hagop Mintzuri ve Mıgırdiç Margosyan; tiyatro alanında ise yine Rober Haddeciyan, Varujan Acemyan, Arto Berberyan ve Arman Vartanyan sivrildi.

 

İkna Sarıaslan’ın PEN Türkiye’nin internet sitesindeki bir diğer konuşmasının kapanışı ise Ermeni yazarların, Türkçe edebiyata katkısını göstermesi bakımından oldukça önemli: “1872’de Arap alfabesiyle yayımlanan Şemseddin Sami’nin Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat’ı, Türk edebiyatının ilk romanı olarak anılır. Oysa bu tarihten 21 yıl önce İstanbul’da yayımlanan Akabi Hikayesi’nin bilinen ilk Türkçe roman olarak anılması daha uygundur. Ünlü Vartan Paşa’nın (Hovsep Vartanyan) Ermeni alfabesi ile Türkçe olarak kaleme aldığı bu ilginç yapıt İstanbul’da Mühendisoğlu basımevinde yayımlanmıştır.”

 

 

 

 

6-7 Eylül olayları ve 1964 tehciri

 

Anadolu topraklarında yaşayan Hıristiyan Ortodoks toplulukların, yani Rumların edebiyatını Yunanca edebiyattan ayrı tutmak pek mümkün değilse de İstos Yayınevi’nin kurucularından Foti Benlisoy’un da dediği gibi, Yunanca edebiyatın önemli bir bölümü, bu topraklarla somut bağları olan insanlarca kaleme alındı. 1950’lerin sonunda yayımlanan Hristos Anagnostopulos’un Anavoles ke Katifori (Sürüncemeler- Yokuş Aşağı Gözü Kapalı) adlı kitabı, İstanbul’da İstanbullu bir Rum tarafından Rumca yazılmış ve basılmış ilk romandı. Fakat İstanbul’un kültür hayatının önemli bir parçası olmuş Rum yayıncılık geleneği, 1955’te yaşanan 6-7 Eylül olayları ve 1964’te Yunanistan vatandaşlığı bulunan Rumların sürgün edilmesiyle ne yazıktır ki kesintiye uğradı. 2011’de kurulan İstos Yayınevi’nin amacı da işte bu geleneği yeniden canlandırmak. 2013’te bianet’ten Emel Gülcan’a verdiği röportajda şöyle diyor Benlisoy: “Klasik eserler Türkçeye çoğu zaman Batı dilleri aracılığıyla çevrilmiş. Uzun yıllar birlikte yaşayan toplumların birbirinin diline yabancılaşması, Batı dillerinin aracılığına ihtiyaç duyması ciddi sıkıntı. Araya başka dil koyduğunuzda ana metnin duygusu ortadan kalkıyor. Mesela Kozmas Politis’in Yitik Kentin Kırk Yılı’nın orijinaline baktığınızda birçok ifadenin Türkçe olduğunu görürsünüz. Onu Fransızcadan çevirdiğinizde iki dilin birlikte oluşturduğu İzmir’e has deyimler, tabirler kaybolup gider.”

 

On sekiz dil bu yüzyılın sonunda kaybolabilir

 

UNESCO’nun “Tehlike Altındaki Diller Atlası”na göre, Anadolu’da konuşulan on sekiz dil önlem alınmazsa bu yüzyılın sonunda kaybolacak. 500 küsur yıldır Anadolu’da konuşulan Ladino (Yahudi İspanyolcası) bu dillerden biri. 1984’te Türk Musevi Cemaati’nin yayın organı Şalom gazetesi bünyesinde kurulan Gözlem Kitap, bu dili belgelemek için kitap ve müzik CD’leri basıyor. 15 bine yakın Ladino sözcüğü belgeleyen bir Ladino-Türkçe sözlükleri var. Yahudi kültürünü ve Türkiye Yahudilerinin çoğunluğunu teşkil eden Sefarad kültürünü tanıtan İbranice ve Türkçe kitaplar basıyor. Yayınevinden Gila Erbeş, Emel Gülcan’a misyon ve amaçlarını şöyle aktarıyor: “Bastığımız kitaplar dışarıdan alınıp çevrildiği gibi, Türkiye’de yaşayan Yahudilere ait de olabiliyor. Amacımız gerek geniş topluma, gerekse Türk Musevi cemaati bireylerine Yahudi kültürünü, tarihini doğru kaynaktan tanıtmak. Türkiye edebiyatına katkı sunmak için 2002'den beri, Gözlem Kitap'ın eski sorumlusu Gila Kohen adına öykü yarışması düzenliyoruz. Dereceye giren ve mansiyon alan öyküleri kitaplaştırıyoruz.”
Öte yandan 1993’te kurulan Chiviyazıları Yayınevi’nden Özcan Sapan, Kafkasya coğrafyasının Çerkes, Nogay, Karaçay, Kabartay, Balkar, Oset, Çeçen-İnguş, Dağıstan, Abhazlar, Gürcüler, Megreller, Lazlar, Acaralar ve Svanlar’ı kapsadığını hatırlatıyor. Yayınevi olarak amaçlarını bu halkların tarihini anlatmak ve halkları tanıtmak olarak gösteriyor. Fakat kitaplarını Türkçe basıyorlar. İlgi alanlarındaki Abhazca, Çerkesçe, Kabardey Çerkesçe ve Lazca maalesef tehlike altında. Bu dillerden Lazca, Boğaziçi Üniversitesi’nde seçmeli ders olarak okutuluyor artık. İTEF’te Lazca edebiyat hakkında bilgi veren Nükhet Eren, bugün Türkiye’de 700 bin-1 milyon arası Laz bulunduğunu, bunlardan sadece dörtte birinin Lazca konuşabildiğini söyledi. 1984’te alfabesine kavuşan Lazcanın bu tarihten önce yalnızca sözlü edebiyatı vardı. 1993’te Türkiye’deki Laz aydınları Ogni dergisi etrafında toplandılar. Ogni'nin ilk sayısı “bölücülük” iddiasıyla toplatıldı ve hakkında dava açıldı. Beraat etti ama 6. sayıdan sonra yayın hayatına kendiliğinden son verdi. 1999’da 40 bin kelime içeren ilk sözlük basıldı. 2000’de yayın hayatına başlayan ve sadece iki sayı çıkabilen Mjora, Türkçe şiirleri Lazcaya çevirdi, Lazca masallar ve destanlar yayımladı. Bu çevirileri Lazca şiir kitapları izledi. Bugün üç ayda bir Skani Nena adlı bir kültür sanat dergisi çıkıyor. Ayrıca Tanura adlı bir dergi ile Ağani Murutsxi adlı bir gazete bulunuyor. Lazika Yayın Kollektifi, Lazca romanlar, denemeler, şiir kitapları ve Laz kültürüyle ilgili kitaplar basıyor.

 

Asimilasyon insanlık suçu, dil çeşitliliği zenginlik

 

UNESCO, dillerin taşıdıkları kültürel zenginlikle beraber yok olup gitmemesi için azınlık dillerini koruyan ulusal politikalar ile anadilde eğitim sistemlerinin geliştirilmesini öneriyor. Bu adımların atılabilmesi için devlet otoritesinin asimilasyonu bir insanlık suçu, dil çeşitliliğini zenginlik olarak görmesi, bunların hiçbirini yapmadığı durumlarda da hiç değilse gölge etmemesi gerekiyor şüphesiz. Diğer yandan üniversitelerin de dil ve edebiyat alanında benzer bir vizyon benimsemesi, en azından seçmeli dersleri bu doğrultuda belirlemesi süreci geri çevirmede mühim. Devlet kendisini korumak için tek dilliliği dayatıyor. Tanrı ise Babil Kulesi’ni yıkıp dilleri çeşitlendirerek korumak istemişti kendisini. Efsaneye göre, kuleyi yıkarken, insanları bölmeyi, onlara farklı diller konuşturarak birbirleriyle anlaşmalarının önüne geçmeyi arzulamıştı. Tanrı’nın gazabı insanları dünyanın farklı yerlerine taşırken, farklı coğrafyalarda farkı deneyimler yaşamalarına vesile olarak onları aynı kulede barındıkları zamanlara göre çok daha fazla zenginleştirdi belki de. Tüm bu zenginliklerin izini dillerinde sürmek mümkün işte. Birkaç yüzyıl sonra da bu zenginliklere hâlâ ulaşabilmek dileğiyle...


 

 


 

 

* Görseller: Can Çetinkaya, Mert Tugen, Onur Atay

 

sabitfikir.com

http://www.zehra.com.tr/ulus-devlet-ve-dil-babil-kulesini-yikmak_111348.html