Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Risale-i Nur Notları

RİSÂLE-İ NUR’DA “ŞAHS-I MANEVİ” KAVRAMI -II-
Üstad, gerek imanî ve gerekse içtimaiyata dair mektuplarının birçoğunda, Nur talebelerine şu sıfatlarla hitap etmektedir: “Aziz, sıddık, samimi, fedakâr, sebatkâr, halis, muhlis, vefakâr, vefadar, metin, müşfik, gayyur, azimkâr...” Bu sıfatların her birisi, her bir Müslümanda olması lazım gelen Kur’anî vasıflardandır. ...

İ’caz-ı Kur’an’ın beyanı”na mazhariyetle bu “felaket ve helaket asrının zulumatı”nı dağıtan Üstad Bediüzzaman, telif ettiği 6 bin küsur sayfalık Külliyat-ı Nur’da, ziyadesiyle “iman hakikatleri” üzerinde durur. Kur’an’ın dört temel maksatlarından en mühimi olan “Tevhid” mevzusunu, bütün incelikleriyle izah ve ispat ederken, önem sırasına göre Nübüvvet, Haşir, Adalet ve ibadet esaslarını da işlemiş, bu hayatî hakikatleri Kur’anî bir sofra gibi ümmetin önüne sermiştir. Ancak o, “Din yalnız iman değil, belki amel-i sâlih dahi dinin ikinci cüz'üdür.”(Şualar, 333) diyerek; bu kapsamda, İslam’ın hayat ve şeriat boyutlarına da eğilmiş; bunları da, –asrın idrakine uygun düşecek şekilde– aklî ve mantıkî delillerle izah ve ispat etmiştir.  

Bu çerçevede, Risale-i Nur Külliyatı’nı, sadece iman hakikatlerinin ispatından ibaretmiş gibi değerlendiren telakkilerin yanlışlığı ortadadır. Risale-i Nur Külliyat’ı, “iman”, “hayat” ve “şeriat” hakikatlerini bir bütün olarak programına almış; bunları birbirinden “gayr-ı münfek”(parçalanmaz) bir bütün olarak nazarlara vermektedir. “Din ile hayatı kabil-i tefrik görenler, felakete sebeptirler”(Sözler, 901) ifadesi, bu yaklaşımın formülasyonudur. Hakeza, “İmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz iman da medar-ı necat olamaz.”(Mektubat, 49) tespitini de, aynı kabilden değerlendirebiliriz.

Bu kısa girişten sonra, şu soruya cevap arayalım: “Din ile hayatı bir bütün olarak gören bir hareketin, temel ilkeleri neler olmalıdır? Nasıl bir hat-ı hareket izlenmelidir?

Hiç şüphesiz, bu soruya cevap olabilecek ilk ana umde(ilke) “İhlas”tır. Üstad’ın, “İbadetin ruhuihlastırİhlas iseyapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır.”(İşaratü’l-İ’caz, 156) tespiti, ihlasın önceliğini vurgularken, Amelinizde rıza-yı İlahî olmalıdır. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok; eğer O kabul etse, bütün halk reddetse te’siri yok.”(Lem’alar, 234) düsturuyla da, iman ve Kur’an hizmetindeki ilk prensibe dikkat çekmektedir. Kısacası, ihlas için, “amelde tevhid” diyebiliriz. Peki, ya sonra?

Üstad, gerek imanî ve gerekse içtimaiyata dair mektuplarının birçoğunda, Nur talebelerine şu sıfatlarla hitap etmektedir: “Aziz, sıddık, samimi, fedakâr, sebatkâr, halis, muhlis, vefakâr, vefadar, metin, müşfik, gayyur, azimkâr...” Bu sıfatların her birisi, her bir Müslümanda olması lazım gelen Kur’anî vasıflardandır. Bu sıfatların yansıması olan “İzzet, sadakat, samimiyet,fedakârlık, sebat, ihlas, vefa, metanet, şefkat, gayret, azim...” gibi ahlaklar, hizmetle ilgili muvaffakıyetlerin temel mayasıdır. Bu ahlaklarla mayalanmamış bir hizmetin, ağır-aksak ve kör-topal kalacağı izahtan varestedir. Diyelim ki her bir ferdi bu ahlaklarla tahalluk etmiş olsun, bununla birlikte bu bir hareketin sağlıklı cereyanı için yeterlimdir? Elbette değil! Peki, başkaca ne lazımdır?

Şüphesiz ki, “Tesanüd” düsturu... (İlk yazıda işlendiği için geçiyoruz.) Sonra? Elbette, “Şahs-ı Manevi”...

Evet, bu yazıda, iman ve Kur’an davasının temel taşlarından ve en önemli dayanak noktalarından biri olan “Şahs-ı manevi” mevzusu üzerinde durmalıyız. Zira Risale-i Nur’da ihlas ve tesanüdden sonra üçüncü öncelik şahs-ı manevidir.

Daha önce de değindiğim gibi, Üstad, bütün muvaffakıyetleri, “Sünnetullaha muvafık hareket” düsturuyla izah eder. Bu düstur, genel geçer olup, –kim olursa olsun– her uyanı, “başarı” hediyesiyle serfiraz kılar. “Kanun-u fıtrata(sünnetullaha) tatbik-i harekete mecburiyet var”(Lem’alar, 247) diyen Üstad, bu düstura riayet etmeyenlerin başarısızlığını, şu veciz ve keskin ifadeyle bildirir: “Tevfik isterseniz, kavanin-i âdetullaha(sünnetullah) tevfik-i hareket ediniz. Yoksa tevfiksizlik ile cevab-ı red alacaksınız.”(İçtimaî Reçeteler, 535) Demek, muvaffakıyetin sırrı, Sünnetullah’la uyumdadır; “neden muvaffak olamıyorum/olamıyoruz?” diye yakınıp dövünenler, bu sırrı kavramalıdırlar!

Sünnetullah’a uymanın zorunluluğu ve uymamanın acı neticelerine dair bir başka çarpıcı ifade:

Hayat-ı içtimaiye-i beşeriyede bir çığır açan, eğer kâinattaki kanun-u fıtrata (sünnetullaha) muvafık hareket etmezse, hayırlı işlerde ve terakkide muvaffak olamaz. Bütün hareketi şer ve tahrip hesabına geçer.”(Lem’alar, 247) Bu söz karşısında, “Saddakte ya Üstad!” demekten başka ne söylenebilir?...

İşte şahs-ı manevi mevzusu bu çerçevede değerlendirilmelidir... Yani o da, sünnetullah/adetullah ya da kanun-u fıtratın bir gereğidir, olmazsa olmazlarından bir düsturdur. Eğer mevzuyu “olsa da olur, olmasa da” basitliğinde değerlendirirsek, inanın sittin sene geçse de muvaffakıyet hâsıl olmaz, “Kaf Dağı’nın ardındaki Anka Kuşu”u gibi hayal olur. O halde, mecburi olduğumuz bu “şahs-ı manevi” nedir? Nasıl olmalıdır? Maddeler halinde, Risale-i Nur’dan okuyalım!   

1- Şahs-ı Manevi:

Şahs-ı manevinin ne olduğuyla ilgili Üstad’ın en çarpıcı ifadesi şudur: “Risâle-i Nur’un samimî, halis şakirtlerinin heyet-i mecmuâsının kuvvet-i ihlâsından ve tesanüdünden süzülen ve tezahür eden bir şahs-ı mânevî, bâkî ve muktedir bir kuvvet-i zahrdır; bir rehberdir.”(Kastamonu Lahikası, 14) Bu izahattan anlaşılıyor ki, “Şahs-ı Manevi” bildiğimiz bir şahıs (mesela Üstad gibi) değildir. O, aynı noktaya kilitlenmiş bir topluluğun, müşterek iman ve aksiyonundan, hayat ve hedeflerinden ortaya çıkan ortak ruh, akıl ve kalbdir. Diğer bir ifadeyle, kolektif ruh, akıl ve kalplerin sentezinden tezahür eden şahsiyettir. “Ben” yerine “Biz” demek, şahs-ı maneviye işarettir; ona davettir. 

2- Şahs-ı Manevi ve Ehemmiyeti:

Bu zaman cemaat zamanıdır. Ehemmiyet ve kıymet, şahs-ı mânevîye göre olur. Maddî, ferdî ve fâni şahsın mahiyeti nazara alınmamalı(dır).”(Kastamonu Lahikası, 111) Bu düstura uymanın zorunluluğunu  Üstad, şu gerekçeye bina etmektedir: “(Zira) şahıs ne kadar dâhî ve hatta yüz dâhî derecesinde olsa; bir cemaatin mümessili olmazsa; bir cemaatin şahs-ı mânevîsini temsil etmezse, muhalif bir cemaatin şahs-ı mânevîsine karşı mağlûptur.”(Mektubat, 591) Diyebiliriz ki bu sünnetullah düsturu, Risale-i Nur Külliyatı’nın her eserinde bir ya da birden fazla yerinde zikredilmekte, ehemmiyetine dikkat çekilmektedir. (Mesela bkz. Barla Lahikası, 176, )

3- Şahs-ı Manevi’nin Gücü:

Hem ehl-i dalâlet ve haksızlık, tesanüd sebebiyle, cemaat sûretindeki kuvvetli bir şahs-ı mânevînin dehâsıyla hücumu zamanında, o şahs-ı mânevîye karşı, en kuvvetli ferdî olan mukavemetin mağlûp düştüğünü anlayıp, ehl-i hak tarafındaki ittifak ile bir şahs-ı mânevî çıkarıp, o müthiş şahs-ı mânevî-i dalâlete karşı hakkaniyeti muhafaza ettirmek (elzemdir)”(Lem’alar, 223) Üstad, bu sünnetulalh yasasını, özellikle bu zamanda ehemmiyetli görüyor; her zamandan daha çok bu zamanda uyulması gerektiğini telkin ediyor. Neden mi? Çünkü ehl-i küfür, bu yasanın, karşı konulmaz gücünü ve iksirini keşfetmiş; şahs-ı manevinin gücüyle harekete geçmiştir. Bir orduya karşı, –kahramanlar kahramanı da olsa– tek bir asker göndermenin mantıksızlığı ne ise, kolektif bir akıl ve örgütlülüğe karşı, perakende bir kafa ve dağınık bir yapıyla mukavemet de aynı şeydir.(Bkz. Barla Lahikası, 176)

4- Şahs-ı Manevi ve Şahıslar:

Şahısların ön plana çıkmasının yanlışlığı gibi, mensuplarınca yüceltilmelerini de tasvip etmeyen Üstad, başta kendi şahsına olan yönelişler olmak üzere, bu minvaldeki çıkışları, muvaffakıyetin önündeki engellerden saymış, yüceltmeci yaklaşımlara ciddi eleştiriler getirmiştir. Mesela müdakkik bir âlim olan ağabeyi Molla Abdullah’ın, kendi şeyhini haddinden fazla yüceltmesine mukabil, Üstad’ın, “Ben hakiki bir Ziyaeddin’i, sen de hayali bir Ziyadeddin’i seversin!”(Kastamonu Lahikası, 83) deyip sonrasındaki açıklamaları buna bir örnektir.

Hakeza, Nur Talebelerinin her defasında, “Müceddid”, “Müctehid” ve “Mehdi” gibi yakıştırmalarına, Üstad’ın, “Bu zaman, ehl-i hakikat için, şahsiyet ve enaniyet zamanı değil. Zaman, cemaat zamanıdır. Cemaatten çıkan bir şahs-ı manevî hükmeder ve dayanabilir.”(Kastamonu Lahikası, 212) kabilinden açıklamaları; sürekli olarak şahs-ı maneviye, yani cemaat ruhuna vurgu yapması, şahıs eksenli ve endeksli hizmetlerin neticesiz kalacaklarına dair inancıyla alakalıdır. Hatta Risale-i Nurları tamamen Kur’an’a bağlamak sadedinde, “Lezzetli üzüm salkımlarının hâsiyetleri, kuru çubuğunda aranılmaz. İşte ben de öyle bir kuru çubuk hükmündeyim.”(Mektubat, 497) diyerek kendisini aradan çekmekte, nazarları tamamen Nurlara çekmektedir. Şu ifadesi de bunu teyid etmektedir: “Madem ben faniyim, gideceğim, elbette bâki olacak bir şey ve bir eser, benimle bağlanmamak gerekir ve bağlanmamalı(dır).”(Mektubat, 497)

Bütün bu ifadeleri üst üste koyacak olursak, şu sonuca varırız: “Bu zaman şahs-ı mânevî zamanı(dır)”, “Bâki bir hakikat, fâni şahsiyetler üstüne bina edilmez. Edilse, hakikate zulümdür.”, “Şahıslar fanidir.”, “Nefis cümleden edna, vazife cümleden alâ(dır).” O halde, yapılması gereken, şahısları öne çıkarmak, onları parlatmak değildir; bilakis, Üstad’ın deyimiyle, “Risâle-i Nur’un şahs-ı manevisini ehl-i imana göstermek(tir).”(Emirdağ Lahikası, 31) “Hizmette ileri, ücrette geri durmak” da işte budur. Kendini hizmetle var etmek; kendindeki meziyetleri hizmetinden bilmek; fahr ve ucba girmemek... “Said yoktur; Said’in ehliyet ve kudreti de yoktur. Konuşan yalnız hakikattir; iman hakikatleridir.”(Emirdağ Lahikası, 356) sözü size bir şeyler çağrıştırmıyor mu?

Peki, bu noktada şahıs nedir? Şahsa biçilen rol nedir? Özetle, “Bu heyetimizin şahs-ı mânevîsinde, her biriniz bir duygu, bir âzâ hükmündesiniz. Birbirinize karşı rekabet değil, bilakis birbirinizin meziyetiyle iftihar etmek, mütelezziz olmak bir vazife-i vicdaniyenizdir.”(Mektubat, 574) Evet; bir vücudun aza ve duyguları hükmünde olan şahıslar olmadan olmaz; ancak şahısların bütün bir vücut olmadığı da bilinmelidir. Herkese kamet-i kıymeti nisbetinde değer atfedilmeli; yoksa ihsan-ı ilahiden fazla ihsan, ihsan değil, kötülüktür.      

5- Şahs-ı Manevi ve Manevi Makamlar:

Maddi sahadaki muvaffakıyetler gibi, manevi sahadaki muvaffakıyetlerde de şahs-ı maneviyi ön plana çıkaran Üstad; âlim, şeyh, mürşid, insan-ı kâmil, evliya ve keramet peşinde koşanlar için de “şahs-ı manevi”yi hedef olarak göstermekte, onunla yetinilmesini öğütlemektedir. Nihayet, “Mesleğimiz uhuvvettir; kardeş kardeşe peder olamaz, mürşid vaziyetini takınamaz. Uhuvvetteki makam geniştir; gıptakârâne müzâhameye medar olamaz.”(Lem’alar, 242) uyarısı, bu hususta nihai noktayı koymakla birlikte, bir kaç anekdotla meseleyi biraz daha tavzih etmeğe çalışalım:

Risâle-i Nur şakirtlerinin bir şahs-ı mânevîsi var; şüphesiz o şahs-ı mânevî bu zamanın bir âlimidir.”(Lem’alar, 243) Bu ifade, birer birer olmasa bile, Nur Talebelerinin toplamından hâsıl olan külli aklın ve bu aklın muhassalası olan külliyetli ilim, irfan ve ferasetin, bir âlimin ilmi düzeyinde eser göstereceği; özellikle de inkâr ve tecavüzkârlığın tavan yaptığı zamanımızda, münkir ve mütecavizlere karşı ilmiyle mukavemet edecek boyutta olduğunu söylemektedir. “Hatta şöyle bir cemaatin şahs-ı mânevîsi, bir veliyy-i kâmil hükmüne geçebilir, inâyâta mazhar olur.”(Mektubat, 501) diyen Üstad, âlimliğin yanısıra, Nur Talebelerinin, –şahs-ı manevi hasebiyle– kâmil bir veli hükmünde olup Cenab-ı Hakk’ın yardımlarına mazhariyetlerine dikkat çekiyor. 

6- Şahs-ı Manevi ve Üç Önemli Vazife:

Evet, şahs-ı maneviyi hizmetinin merkezine oturtan ve bu sünnetullah gereğince hizmetini idame eden Asrın Mütefekkiri, teşkil ettiği şahs-ı maneviye üç önemli hedef tayin ediyor; bu hedeflerin tahakkuku için yol gösteriyor. Bu hedefler; 1- İmanı kurtarmak; taklidi imanları tahkikiye yükseltmek, 2- Hilafet-i Muhammediye(asm) ünvanıyla şeair-i İslâmiyeyi ihya etmek, 3- İnkılâbât-ı zamaniye ile ta’tile uğrayan bir ahkâm-ı Kur’âniye ve şeriat-ı Muhammediyenin (asm) kanunlarını ihya etmektir. Kısacası, iman, hayat ve şeriatı hayatlarının gayesi bilmektir... Bu ihya hareketine, “mehdiyet” de denilebilir.

Bu üç temel vazifeye ilaveten, şahs-ı maneviyi oluşturan fertlerin aslî konumlarını ve yüklenmiş oldukları misyonlarını belirten şu talimatı da piş-i nazara almakta büyük maslahat vardır. İşte:

İşte, ey Risale-i Nur şakirtleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat-ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan dârüsselâma ümmet-i Muhammediyeyi(asm) çıkaran bir sefine-i Rabbâniyede çalışan hademeleriz. Elbette, dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i mâneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmakla tesanüd ve ittihad-ı hakikîye muhtacız ve mecburuz.”(Lem’alar, 235) 

7- Şahs-ı Manevi ve Karar Alma:

Üstad Bediüzzaman, gerek hayatında, gerekse mematında meydana gelecek bütün problemleri “Şahs-ı Manevi”nin karar mekanizmasına bırakmış; bu mekanizmadaki “meşevret-i şer’iye”yi işleterek çözüme kavuşturmuştur. Bu hassasiyetini, kendisinden sonraki evreler için de tavsiye etmiş; her türlü fikir karmaşasında, “Meşveret-i şer’iye, sizi öyle şeylerden muhafaza eder. İçinizdeki şahs-ı manevinin fikrini, o meşveretle bildirir.”(Kastamonu Lahikası, 205) ders ve talimiyle çözüm merkezini gösterir. Bu çağrı, Kur’an’ın “Bir şeyde anlaşmazlığa düştüğünüzde, onu Allah ve Resulüne götürün!(Yani, Kur’an ve Sünnet ölçülerine vurun)”(Nisa, 59) ayetiyle tam bir mutabakat içindedir.     

Bunu teyid eden şu cümle, meseleyi biraz daya tavzih eder; şahsî kararların değil, kolektif kararın ehemmiyetini nazara verir. “Bundan sonra her meselemizde emir, Risâle-i Nur’un şahs-ı manevisini temsil eden has şakirtlerin ve sizlerindir. Benim de şimdi bir reyim var”(Emirdağ Lahikası, 159) Hem düstur, hem ölçü mahiyetindeki bu ifadeyi nazara aldığımızda, başta Nur Talebeleri olmak üzere, İslâmî cemaatlerdeki zırt-pırt parçalanmaların ve dolayısıyla ehl-i dalaletin işini kolaylaştırmanın asıl nedeni de anlaşılmış olacaktır.

Şahs-i Manevi bilinciyle yaşamak ve bu bilinci ihya etmek temennisiyle...

(Not: Kaynak olarak verilen kitap ve sayfa numaraları, Zehra Neşriyat’a göredir.)

Yunus İpek
17.03.2016

Yorumlar

Hiç yorum eklenmemiş. Tıkla ! İlk ekleyen sen ol ...

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında


Ey “sadık ahmak” ıtlakına masadak biçare ulemâü’s-sû’ veya meczup, akılsız, cahil sufiler! Hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet,mevhu

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 
ZEHRA.COM.TR
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net