Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Risale-i Nur Notları

RİSALE-İ NUR’DA “TEBLİĞ” METODU
Tebliğ, ana hatlarıyla iki şekilde icra edilir; birincisi, “Lisan-ı Kal”, ikincisi, “Lisan-ı Hal” iledir. Lisan-ı kal, Kur’an’daki ifadesiyle, “Peygambere düşen, sadece apaçık tebliğdir” ...

Tebliğ” kelimesinin lügat manası, bir haberi, hedef kişi, toplum ya da kuruma “bildirme”, “iletme”, “yetiştirme”dir. Istılahî(kavramsal) manası ise, “marufu emir, münkerden alıkoyma” çabasıdır. Bir başka ifadeyle, “Ahlâk-ı İslamiyeyi ve kemalat-ı imaniyeyi lisanen ilan, ef’alelen izhar” etmektir.

Tebliğ, ana hatlarıyla iki şekilde icra edilir; birincisi, “Lisan-ı Kal”, ikincisi, “Lisan-ı Hal” iledir. Lisan-ı kal, Kur’an’daki ifadesiyle, “Peygambere düşen, sadece apaçık tebliğdir1 ayetine paralel yürütülen iman ve Kur’an hakikatlerinin ders ve talimidir. Said-i Nursî, “Risale-i Nur’un mesleği; vazifesini yapar, Cenâb-ı Hakk’ın vazifesine karışmaz. Vazifesi, tebliğdir; kabul ettirmek, Cenâb-ı Hakk’ın vazifesidir.2 demekle, bu hakikate işaret etmektedir.

Lisan-ı hal ise; okunan ve anlatılan hakikatlerin yaşanmasıdır; fiilî temsiliyettir. Kur’an, “Ey iman edenler! Yapmadıklarınızı niçin söylüyorsunuz?3 ayetiyle, fiilî temsiliyete, yani lisan-ı hâle davet etmektedir. Bu ayete muvafık olarak, Üstad da, “Sözünüzü, fiiliniz tasdik etme(lidir)4 demekte, “Lisan-ı hal, lisan-ı kalden daha kuvvetli ve tesirli konuşuyor5 özlü cümlesiyle de hal dilinin tebliğdeki tesir ve ehemmiyetine dikkat çekmektedir. İman-amel bütünlüğü gibi, kal ve hal dillerinin de birlikte olması; birbirini tasdik ve takviye etmesi, olmazsa olmazlardan bir düsturdur. Aksi halde, tebliğin tesiri az ve sathi olur. Fiilî-kavlî duaları da bu çerçevede değerlendirebiliriz.  

Kur’an ve Sünnet’e bağlılık noktasında, Risale-i Nur Hareketi, cihanşümul bir özelliktedir. Mesaj ve misyonu itibariyle, –başta âlem-i İslâm olmak üzere– bütün dünyayı kucaklamakta, bölge ve etnisitenin dar sınırlarını reddetmektedir. Bu özelliği itibariyle, mensup ve dostları kadar, bu evrensel misyona düşman kesimler de olacaktır... Üstad’ın, “Bu hizmete karşı şeytan-ı racîmden başka hiç kimsenin –mü’min olsun, kâfir olsun; sıddık olsun, zındık olsun– karşı gelmeye hakkı yoktur.”6 ifadesine rağmen, “Müteaffin maddelerin kokusuyla telezzüz eden haşerat gibi ve ısırmakla zehirlendirmekten lezzet alan yılanlar”7 misali kişi ve çevreler de hep olacaktır. Evet, “Mühim ve büyük bir umur-u hayriyenin çok muzır mânileri olur. Şeytanlar o hizmetin hâdimleriyle çok uğraşır.”8 Çünkü bu bir “sünnetullah” yasasıdır. Zira melekler âleminde yaşamıyoruz.  

Peki, insî ve cinnî şeytanların cirit attığı bir dünyada, iman ve Kur’an hizmetinde nasıl bir yol ve yöntem uygulanmalıdır ki, en az zararla azamî neticeler alınabilsin? Bu noktada, tebliğin kendisi gibi, şekli, muhtevası ve tarz-ı icrası da önem arzetmektedir. İman ve Kur’an hakikatlerini muhtaçlara yetiştirirken, tebliğcinin, büyük engellerle karşılaşacağı bir gerçektir. Nur Hareketi’nin tarihçesi, bunun örnekleriyle doludur. Bu durum, bir mücahede kanunudur. Üstad’ın, “Dünyada kötülükler bulunduğu sürece fazilet de bunlara karşı mutlaka mücahede edecektir. Demek ki, cihad ebedidir.9 tespiti, buna delalet eder.

Risale-i Nur’da tebliğ, “cihad-ı manevi” kavramıyla ifade edilmiştir. Bu cihadın ilk merhalesini “davet” oluşturmaktadır. Davet, kaynağını “Rabbinin yoluna, insanları hikmet ve güzel nasihatlerle davet et!10 ayetine istinat eder. Risale-i Nur’da hikmet ve kavl-i leyyin(yumuşak dil) esastır. Bu esasın esası da “...Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi. Artık sen onları affet...11 ayetine dayanmaktadır. Aynı manada, “...Onlarla en güzel şekilde mücadele et.” ayeti ile “Ehl-i Kitapla en güzel şekilde mücadele edin...”12; “Ona(Firavun’a) tatlı, yumuşak bir tarzda hitab edin!”13 ayetleri, temel referanslardır. Üstad’ın “Risale-i Nur'un mesleği, nezihane ve nazikâne ve kavl-i leyyindir.14 ifadesi bu ayetlerden mülhemdir.

O halde, tebliğde izlenecek ilk yol, “hikmetli söz” ve “yumuşak dil”dir. Bu yol ve yöntem, Allah’ın Kur’an’daki sünneti(Sünnetullah) ve Peygamber’in(asm) tatbikatıdır(Sünnet-i Resulüllah). Mademki Risale-i Nur mesleği, Kur’an ve Sünnet eksenlidir, o halde, “hikmetli söz” ve “yumuşak dil” onun da esasıdır; hareket noktasıdır.

Dil, gönül ve davranış temelinde yürütülen tebliğçalışmasında, bazı esaslara dikkat edilmeli, bazı ilkelere uyulmalıdır ki, meyvesi alınsın; faydası görülsün. Yoksa tebliğ adına hak ve hakikatlerin gözü çıkartılabilir; elden-ayaktan düşürtülebilirler. Çok şey bilmekle çok güzel yaşamanın farkı gibi, çok güzel şeyleri bilmekle çok güzel anlatmak da, aktarabilmek de farklı şeylerdir. Dolayısıyla, yersiz ve uygunsuz hareketler gibi, yersiz ve uygunsuz telkinler de fayda yerine zarar getirir; söyleyen için de, söylenen için de nefrete sebep olur. Onun için, “nerede”, “kime”, “neler”, “nasıl” ve “ne kadar” anlatılmalıdır, önem arzetmektedir. Tebliğin bu boyutunu, iyi anlamalıyız; bu anlayışa göre bir hatt-ı hareket belirlemeliyiz. Risale-i Nur ekseninde, bu ilke ve esaslardan en önemli olanlarını şöyle sıralayabiliriz:

1-İnsanlara hak ve hakikatin yetiştirilmesinde ilk öncelik, “İhlâs” olmalıdır. İhlâs, icra edilen bütün amellerde, yalnızca Allah’ın rızasının gözetilmesidir. Bir başka ifadeyle, amelde tevhidin ilk şartıdır. Kur’an-ı Kerim’de, “O halde (ey Muhammed), dini, Allah’a has kılarak O’na kulluk et!”ayeti, bu tevhidîliğe işaret eder. Üstad’ın, “İhlâs ibadetin ruhudur... Yapılan ibadetin, yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir fayda ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır15 şeklindeki tanımlaması, bu ayetin şerhi hükmündedir.

İhlâsı, bu şekilde tanımlayan Üstad, iman ve Kur’an hizmetkârlarına da ilk düstur olarak İhlâsı tavsiye etmekte; muvaffakıyetin sırrını ona bağlamaktadır.  Şöyle ki: “Amelinizde rıza-yı İlâhî olmalı. Eğer O razı olsa, bütün dünya küsse ehemmiyeti yok. Eğer O kabul etse, bütün halk reddetse tesiri yok. O razı olduktan ve kabul ettikten sonra, isterse ve hikmeti iktiza ederse, sizler istemek talebinde olmadığınız halde, halklara da kabul ettirir, onları da razı eder. Onun için, bu hizmette, doğrudan doğruya, yalnız Cenâb-ı Hakk’ın rızasını esas maksat yapmak gerektir.16

2-Tebliğde, “hal dili” ile “kal dili”nin ikisi de devrede olmalıdır. Yani lisanımız Kur’an hakikatlerini anlatırken, halimiz bu hakikatleri yaşamalıdır. Kur’an-ı Kerim’in, “Niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyor­sunuz?”17 uyarısı, bir tebliğci için temel düstur olmalıdır. Söz kalpten çıkarken, dil, iyi bir tercüman; hal, iyi bir uygulayıcı olmalıdır. Dil, kalp ve yaşayış arasındaki tenakuzlar, tebliğciye olan itimadı sarsar, sözünün tesirini kırar. Kur’an’ın, “Kitâbı okuduğunuz halde, insanlara iyiliği emredip kendinizi unu­tuyor musunuz?”18 mealindeki ayeti, bu hakikati pekiştiren bir Sünnetullah’tır. Allah Resulü’nün uygulamaları da aynı istikamettedir.   

Bediüzzaman Hazretleri, “Eğer biz ahlâk-ı İslâmiyenin ve hakaik-i imaniyenin kemâlâtını ef'âlimizle izhar etsek, sair dinlerin tâbileri, elbette cemaatlerle İslâmiyet’e girecekler; belki küre-i arzın bazı kıt'aları ve devletleri de İslâmiyet’e dehâlet edecekler.”19 demekle, “fiiliyat”ın tebliğdeki önemine dikkat çekmektedir. İnsanın hilafetinden bahisle, “Cenab-ı Hakkın arzında beşerin halife olması, Allah’ın hükümlerini icra ve kanunlarını tatbik etmesi içindir.”20 tespiti de, tebliğci için, tamamen “amel”(pratik)e yönelik bir hayatî düsturdur. Hakeza, “Takvâ, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek; ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır.21 tanımı da yine hal diline işaret etmekte; önemini vurgulamaktadır.

Demek, “Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış...22 ayeti kadar, bir tebliğci için, davet edilen hakikatlerin, şahsî ve enfüsî âlemde yaşanması da bir o kadar önemlidir; hayatîdir.

3- Tebliğci, kendisine ait vazifeyi yapmalı, Allah’ın vazifesine karışmamalıdır. Buna “haddini bilmek”, “sınırını tecavüz etmemek” de denilebilir. Bu noktada temel referans, Kur’an’ın, “Peygamber'e düşen, yalnızca açık bir tebliğdir...23 ayeti vb. ayetlerdir. Tebliğin hakkı verildikten sonra, hidayetin tebliğcide değil, Allah’a ait olduğu unutulmamalıdır. “Ben anlattım, ben imana getirdim!” düşüncesine sapmak ne kadar tehlikeli ise, “Bunca anlatmalarıma rağmen iman etmedi!” karamsarlığı da bir o kadar tehlikelidir. Doğrusu, “Gayret bizden, tevfik Allah’tandır” tevekkülüdür. Aynı şekilde, “Tebliğ bizden, hidayet Allah’tandır” demeliyiz. Buna, “tebliğde tevhid” de diyebiliriz.  

Bediüzzaman Hazretleri, “Tarik-i Hak’ta çalışan ve mücahede edenler yalnız kendi vazifelerini düşünmek lazım gelirken, Cenab-ı Hakk’a ait vazifeyi düşünüp, harekâtını ona bina ederek hataya düşerler… Madem hakikat budur. İnsan kendi vazifesini yapıp Cenab-ı Hakk’ın vazifesine karışmamalı.”24 dedikten sonra, “İnsanlara dinlettirmek ve hidayet vermek, Cenab-ı Hakk’ın vazifesidir.”25 diyerek, tebliğcileri ikaz etmekte; Peygamberî metoda dikkat çekmektedir.

4- Tebliğci, muhatabının seviyesine riayet etmeli; kavrayışı düzeyinde konuşmalıdır. Allah, Kur’an-ı Kerim’inde, insanlara, mesajını; emir ve nehiylerini güncelleştirerek sunar. Me’luf(alışılmış) ve me’nus(alışık) örneklemelerle, mesel ve kıssalarla mesajını, meramını olgunlaştırır; insanların akıl ve zihinlerinin hazmına müsait kıvama getirir. Buna, “Tenezzülat-ı İlahiye” de denilir. Hazret-i Peygamber’in, “İnsanlara akılları düzeyinde konuşun!”26 talimatı, bu doğrultudadır. Kendisinin, –muhatabının seviyesine göre– yer yer misallere, mesellere başvurması, tebliğde, muhatabın kavrayış durumuna olan saygıyla alakalıdır.

Risale-i Nur Külliyatı’nda zikredilen misallerin tamamı, Kur’anî ve Peygamberî metoda istinat eder. Küçük Sözler’deki hikâyeler, daha çok avamın aklına hitap ederken, Haşir ve Tabiat Risaleleri ile Yirmi Üçüncü Söz gibi risalelerdeki misaller, akıl ve kavrayış düzeyi yüksek kesimlerle konuşmaktadır. Üstad’ın, “Avam-ı nâsa yapılan irşadlarda, belâgat ve irşadın iktizasınca, avamın fehimlerine müraat, hissiyatına ihtiram, fikirlerine ve akıllarına göre yürümek lâzımdır. Nasıl ki bir çocukla konuşan, kendisini çocuklaştırır; çocuklar gibi çat-pat ederek konuşur ki, çocuk anlayabilsin.”27 tespiti, bu iddiayı tavzih etmektedir. Buna göre, “avam” biriyle filozofça, “âlim” biriyle de çocukça konuşmak, bu metoda aykırıdır; tebliğciyi etkisiz, tebliği sonuçsuz bırakır.

5- Tebliğci, hikmet ve belagate uygun davranmalı; yersiz ve yararsız sözlerden, davranışlardan uzak durmalı. Kur’an-ı Kerim, “Onlar ki, faydasız işlerden ve boş sözlerden yüz çevirirler.27Boş sözü işittikleri vakit ondan yüz çevirirler ...28 “(Onlar ki)... Boşsözlerle karşılaştıklarında, vakar ile (oradan) geçip giderler.29 ayetleriyle, bizleri abesiyetle iştigalden menettiği gibi, tebliğcilere de bu hususta direktif sunmaktadır. Tebliğde, “Lağv”e, yani boş söz(lakırdı) ve boş işlere yer yoktur. O, “Kime hikmet verilirse, ona pek çok hayır verilmiştir30 ayeti mucibince, hikmet ve belagatten şaşmaz. “Belâgat; mukteza-yı hâle mutabakattan ibarettir.”31

Nur Külliyatı’nın her risalesinde “hikmet” ve “belâgat”ı okumak mümkündür. Risale-i Nur, bir “iman”, “hayat” ve “aksiyon”(faaliyet) pusulasıdır; bu pusula kendisiyle amel edeni şaşırtmaz; yanlış yola sevketmez. Şaşkınlar ve yanlışta ısrar edenler, pusulayı yanlış ya da bilinçsizce kullananlardır. Bu itibarla, Üstad’ın “Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati Bazen damara dokundurur, aksülâmel yapar.”32 tespiti, hem hikmetin, hem de belagatin ifadesidir. Akla gelen her şeyi yapmak doğru olmadığı gibi, söylemek de doğru değildir.

Bediüzzaman Hazretleri, “Âlim-i mürşid koyun olmalı, kuş olmamalı. Koyun kuzusuna süt, kuş, yavrusuna kay(kusmuk) verir.33 diyerek, “Hazmolmayan ilmin telkin edilmemesini34 tavsiye eder. Bu tavsiye, hem hikmet, hem de belagatin muktezasıdır. Hakeza, “Ata et, arslana ot atmayınız!35 uyarısıyla da, tebliğ ve irşadda hikmet ve belagatin lüzumuna dikkat çekmekte; aksinin, kaş yapayım derken, göz çıkarmak kabilinden olduğuna işaret etmektedir. Bu manada, “Bir padişah, bir çobana, çobanlara mahsus bir aba, bir palto ve kelbine de bir kemik verirse, ‘Padişah iyi yapmadı’ diye kimse itiraz edemez. Çünkü her şeyi layığına vermiştir.”36 ifadesi de, hikmet ve belagatin bir diğer vechesidir. Hikmet; her şeyi yerli yerinde yapma, söz ve amelde isabetliliktir...

6-İman ve Kur’an hakikatleri sunulurken, ikna metodu elden bırakılmamalıdır. İslâm’ı tebliğ ve temsil gayesiyle yola çıkan bir Kur’an talebesi, Kur’an’ın naklî ayetlerini anlatırken, aklî olanlarına da eğilmeli; ikisi arasında denge kurmalıdır. Özellikle pozitivizmin hükmettiği çağımızda, bu durum daha bir önemlidir. İman ve teslimiyetin zayıf olduğu çevrelerde, salt nakli nasların etkili olamayacağı, izahtan varestedir. Bu itibarla, “ayetlerin güncellenmesi”; akılla birlikte göze ve gözleme de hitap edilmesi önem arzetmektedir. “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı; Asrın idrakine sunmalıyız İslâm’ı”37 diyen şair, çok doğru söylemiştir. Sık sık “akla“ hitap eden Kur’an, ölümden sonraki dirilişten bahsederken, "Yeryüzünü kupkuru görürsün. Üzerine su indirdiğimizde harekete geçip dirilir. Bu, Allah'ın ayetlerindendir. Şüphesiz toprağa can veren Allah, ölüleri de diriltir. Şüphesiz O, her şeye kadirdir.38 ayetiyle, ikna yöntemini kullanmıştır.

İkna metodu, Kur’an’ın ve Hadis-i Şeriflerin birçoğunda cari bir anlatım yönetimdir. Bu konunun tafsilatını bu iki temel referansa havale ederek, Risale-i Nur’daki yerine kısaca değinelim:

Risale-i Nur Külliyatı, serapa ikna metotlarıyla doludur. İman ve İslam’a dair bütün anlatımlarını ikna yöntemine bina eder; iman hakikatlerini, asrın fen ve tecrübî ilimleriyle el ele verdirerek farklı bir izah ve ispat tarzıyla ortaya koyar. Bunu, “Vicdanın ziyası, ulûm-u diniyedir. Aklın nuru, fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacıyla hakikat tecelli eder. O iki cenah ile talebenin himmeti pervaz eder. İftirak ettikleri vakitte; birincisinde taassup, ikincisinde hile tevellüd eder.”39 formülasyonuyla sunmuştur. Böylece Üstad, hem günümüz eğitimine, hem de eğitimcilerine de yepyeni bir ufuk açmıştır.

Kur’an’ın, “Tevhid”, “Nübüvvet”, “Haşir”, “Adalet ve İbadet” gibi temel esaslarını tefsir eden Risale-i Nur, “tefekkür” ve “müşahede” ağırlıklı, nev-i şahsına münhasır tefsir tarzıyla, aklî ve naklî delilleri birlikte serdetmiş; akıl ve kalbin yanı sıra, nefis ve hissiyatı da ikna ve tatmin etmektedir. Bir köy muhtarsız olmaz, bir iğne ustasız olmaz, sahipsiz olamaz, bir harf kâtipsiz olamaz; biliyorsun. Nasıl oluyor ki, nihayet derecede muntazam şu memleket hâkimsiz olur?40 ifadesi, akıl kadar, müşahedeye de hitap eden bir ikna yöntemidir; red ve inkâra fırsat vermeyen bir anlatım tarzıdır. Bu itibarla, tebliğin her hâlükârda güncel, nesnel ve realiteyle mutabık olması önem arzetmektedir.    

7-Tebliğci, rencide edici olmaktan ve tahriklere kapılmaktan sakınmalıdır. Kur’an-ı Kerim, “O vakit Allah'tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın! Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, onlar senin etrafından dağılıp giderlerdi...”41 demektedir; bununla hem tebliğcinin tavrını, hem de tebliğin tarzını belirlemektedir. Kötülükleri iyilikle savmayı öğütleyen İslâm, “mukabele-i bilmisil” kaidesinden sakındırır, kirliliğin kirlilikle değil, temizlikle giderileceğinin yolunu gösterir. İman ve Kur’an hizmetinde, her zaman için tahrik ve sabotasyon sözkonusu olabilir. Buna karşı, yukardaki ayetle birlikte “... İyilikler kötülükleri (günahları) giderir...42 ayet-i kerimesi, tebliğcinin her zaman için dağarcığında olmalıdır.

Evet, tebliğci, her türlü provokasyon ve sabotasyonlara karşı uyanık olmalı; tahriklerle omuzundaki mukaddes emaneti yere attırtmamalıdır. “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur.”43 ayetini rehber ittihaz etmelidir.

Bediüzzaman Hazretleri, kendisine reva görülen emsalsiz baskı, hakaret, işkence, hapis, sürgün, iftira ve menfi propagandalara rağmen, tuzağa düşmedi; tahrik ve infiallere kapılmadı. Hep şunu derdi: “Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder. Zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedâmet eder, sana dost olur.44 Gelecek ifadeler, O’nun tahriklere pirim vermediğinin en açık belgesidir: “Karşımda müthiş bir yangın var. Alevleri göklere yükseliyor. İçinde evlâdım yanıyor, imanım tutuşmuş yanıyor. O yangını söndürmeye, imanımı kurtarmaya koşuyorum. Yolda biri beni kösteklemek istemiş de ayağım ona çarpmış; ne ehemmiyeti var? O müthiş yangın karşısında bu küçük hâdise bir kıymet ifade eder mi? Dar düşünceler, dar görüşler!45

8- Tebliğci, şiddetten ve şiddet içerikli ifadelerden uzak durmalıdır. Âlemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber’in uygulamalarında ve O’na vahyedilen Kur’an’da şiddete yer yoktur. Meşru müdafaa amaçlı savaşların dışında, barış ve esenlik çizgisi, bu iki referansın ana umdesidir. Zira şiddet, yaratılışa aykırıdır. Fıtrat dini, gayr-ı fıtrîliğe evet demez; bünyesinde barındırmaz. Şiddet, girdiği bünyeyi çürütür, paramparça eder. Hz. Peyhamber için söylenen, “(Resûlüm!) Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.46 ayeti ile Kur’an için zikredilen “Ey insanlar! (Bu Kur’an), Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerdekine bir şifa, müminler için bir hidayet ve rahmet (olarak) gelmiştir.”47 ayeti, bu hususu vuzuha kavuşturan iki temel kriterdir.

Üstad’ın, “İslamiyet selm ve müsalemettir, dâhilde niza ve husumet istemez!48 ifadesiyle İslâm’ın temel vasıflarını, yani “barış” ve “esenlik” yanını vurgularken, “Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem'in alevleri içinde yanmaya razıyım. Çünkü vücudum yanarken gönlüm gül gülistan olur."49 sözleri de, tebliğci için, ana hedefin, “imanın kurtarılması” olduğunu gösterir. Bu çerçevede, sık sık milletin tenvir ve irşada olan ihtiyacını vurgulayan Üstad, başta kendisi olmak üzere, talebelerini şiddetin her türlüsünden alıkoymuştur.

Üstad, “Mesleğimiz, tecavüz değil tedafüdür. Hem tahrip değil, tamirdir.”50 demektedir. Aynı şekilde, “Kuvvet, dâhile karşı değil, ancak hâricî tecavüze karşı istimal edilebilir.51 diyerek, kuvvetin kullanım sahasını belirlerken, ”Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir.”52 ifadesiyle de, dâhildeki kuvvetin şeklini ortaya koymuştur. Nihayet, Bitlis Hadisesi’de kendisinin nüfuzundan istifade niyetiyle, isyana çağrıldığında, Üstad’ın verdiği cevap malumdur. Bilmeyenler için de hatırlatıp, mevzumuzu bağlayalım:

Eski Harb–i Umumiden evvel (1913), ben Van’da iken, bazı dindar ve müttaki zatlar yanıma geldiler, dediler ki: ‘Bazı kumandanlarda dinsizlik oluyor. Gel bize iştirak et, biz bu reislere isyan edeceğiz!’ Ben de dedim: ‘O fenalıklar, o dinsizlikler, o gibi kumandanlara mahsustur. Ordu onunla mesul olmaz. Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliyâ var. Ben bu orduya kılınç çekemem ve size iştirak etmem!’ O zatlar benden ayrıldılar, kılınç çektiler; neticesiz Bitlis hadisesi vücuda geldi.”53

Netice itibariyle: İman ve Kur’an’a hizmet gayesiyle yola çıkan tebliğcilerin, her ne suretle olursa olsun, şiddetten yakalarını silkeleyip harim-i hizmetlerine sokmamaları elzemin elzemi bir vecibedir. “Risale-i Nur hayat-ı içtimaiyeye baktığı vakit, bu beş esası temin edip, asayişin temel taşını tesbit ve temin eder.” diyen Üstad, bu beş esası, “Birincisi; merhamet. İkincisi, hürmet. Üçüncüsü, emniyet. Dördüncüsü, haram ve helâlı bilip haramdan çekilmek. Beşincisi, serseriliği bırakıp itaat etmektir.54 şeklinde formülize ediyor. İşte tebliğcinin ajandası…

Yunus İpek
Bu yazı, Ortak Zemin'in 27'nci (Nisan 2016) sayısında yayınlanmıştır.

KAYNAKÇA:

(Not: Kaynaklar, Zehra Neşriyat’ın Külliyatına göredir)

1 Ankebut, 18

2 Kastamonu Lahikası, s. 242

3Saff Suresi, 2

4İçtimaî dersler, s. 140

5Şualar, s. 376

6Mektubat, s. 87(ayrıca bkz. 69)

7Lem’alar, s. 126

8Lem’alar, s. 234

9İçtimaî Reçeteler, s. 72

10Nahl, 125

11Âl-i İmran, 159

12 Anlebut, 46

13 Taha, 44

14Lem’alar, s. 254

15İşaratü’l-İ’caz, s. 156

16Lem’alar, s. 235

17Saff, 2

18 Bakara, 44

19İçtimaî Dersler, s. 42

20 İşaratü’l-İ’caz, s. 286

21Kastamonu Lahikası, s. 118

22 Nahl, 125

23Ankebut, 18   

24Lem’lar, s. 195-196

24Lem’lar, s. 196

26Ebû Davud, Edeb: 20

27İşaratü’l-İ’caz, s. 189

27Mü’minun, 3

28 Kasas, 55

29Furkan, 72

30Bakara, 269

31İşaratü’l-İ’caz, s. 190

32 Mektubat, s. 358

33Mektubat, s. 633

34 Sözler, s. 887

35 Kastamonu Lahikası, s. 159

36İşaratü’l-İ’caz, s. 234

37 Merhmed Akif, Safahat, s. 403, (İTO Baskısı)

38Fussilet, 39

39 İçtimaî Reçeteler, s. 142

40 Sözler, s. 63

41 Âl-i İmrân, 159

42 Hûd, 114

43 Fussilet, 34

44 Mektubat, s. 358

45Tarihçe-i Hayat, s. 615

46Enbiya, 107

47Yunus, 57

48 Sözler, s. 904

49Tarihçe-i Hayat, s. 616

50 Kastamonu Lahikası, s. 24

51 Emirdağ Lahikası, s. 474

52 Emirdağ Lahikası, s. 475

53 Müdafaalar, 256

54Kastamonu Lahikası, s. 140

Yorumlar

Hiç yorum eklenmemiş. Tıkla ! İlk ekleyen sen ol ...

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında


Ey “sadık ahmak” ıtlakına masadak biçare ulemâü’s-sû’ veya meczup, akılsız, cahil sufiler! Hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet,mevhu

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 
ZEHRA.COM.TR
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net