Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Risale-i Nur Notları

Mİ’RAC RİSALESİ’NDEN...
Mirac meselesi, erkân-ı imaniyenin usulünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyenin nurlarından medet alan bir nurdur; erkân-ı imaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzat ispat edilmez. Çünkü Allah'ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücudunu inkâr eden adamlara Mi’racdan bahsedilmez; evvelâ o erkânı ispat etmek lâzım geliyor. ...

Mi’rac, erkân-ı imaniyenin nurlarından medet alan bir nurdur

1- Mirac meselesi, erkân-ı imaniyenin usulünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyenin nurlarından medet alan bir nurdur; erkân-ı imaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzat ispat edilmez. Çünkü Allah'ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücudunu inkâr eden adamlara Mi’racdan bahsedilmez; evvelâ o erkânı ispat etmek lâzım geliyor.

Mi’rac, Zat-ı Ahmediye’nin seyr ü sülûküdür

2- (Mi’rac) bir mânevî seyr ü sülûk(tur) ki; cismanî âlemde seyr ü seyahat sûretinde(dir)... Cenâb-ı Hak, her şeye, her şeyden daha yakındır. Fakat her şey, ondan nihayetsiz uzaktır.

3- Bütün evliyaların sultanı, umum mü'minlerin imamı, umum ehl-i cennetin reisi ve umum melâikenin makbûlü olan Zât-ı Ahmediyyenin (A.S.M.) seyr ü sülûkuna medar bir Mi'racı bulunması ve Onun makamına münasip bir surette olması, ayn-ı hikmettir ve gayet mâkuldür ve şübhesiz vâkidir...

Mi’rac, velayet-i Ahmediye’nin Risalete inkılab etmiş mertebe-i ulyasıdır

4- Mi’rac, velâyet-i Ahmediye’nin (asm) bütün velâyâtın fevkinde bir külliyet, bir ulviyet suretinde bir tezahürüdür ki, bütün kâinatın Rabbi ismiyle, bütün mevcudatın Hâlıkı unvanıyla Cenâb-ı Hakkın sohbetine ve münâcâtına müşerrefiyettir.

5- Velâyet ki; zıllden geçer... Risâlette zıll yoktur. Doğrudan doğruya Zât-ı Zülcelâlin Ehadiyyetine bakar... Mi'rac ise, velâyet-i Ahmediyyenin (A.S.M.) keramet-i kübrâsı, hem mertebe-i ulyâsı olduğundan, Risalet mertebesine inkılâb etmiş.

6- Mi'rac’ın bâtını, velâyettir; halktan Hakka gitmiş. Zâhir-i Mi’rac, Risâlettir, Haktan halka geliyor. Velâyet, kurbiyyet meratibinde sülûktur. Çok merâtibin tayyına ve bir derece zamana muhtaçtır. Nur-u a'zam olan Risalet ise, akrebiyyet-i İlâhiyyenin inkişâfı sırrına bakar ki; bir ân-ı seyyale kâfidir. Onun için Hadîste denilmiş: “Bir anda dönmüş gelmiş.”

7- Şecere-i kâinat, şecere-i Tûbâ gibi, gövdesi ve kökü yukarıda, dalları aşağıda olduğu için; aşağıdaki meyve makamından, tâ çekirdek-i aslî makamına kadar, nurani bir hayt-ı münasebet var. İşte Mi'rac, o hayt-ı münasebetin gılafı ve sûretidir ki: Zât-ıAhmediye Aleyhissalâtü Vesselâm, o yolu açmış; velâyetiyle gitmiş, Risâletiyle dönmüş ve kapıyı da açık bırakmış.

Mi’rac, Zat-ı Ahmediye’nin rü’yetullaha ve mükâleme-i İlahiyeye mazhariyetidir.

8-  O abdi (asm), hem bütün kemalât-ı insaniyyeyi câmi', hem bütün tecelliyat-ı İlahiyyeye mazhar, hem bütün tabakat-ı kâinata nâzır ve Saltanat-ı Rubûbiyyetin dellâlı ve marziyat-ı İlâhiyyenin mübelliği ve tılsım-ı kâinatın keşşafı yapmak için, Burak’a bindirip, berk gibi semâvatı seyrettirip, kat'-ı merâtib ettirerek, kamervârî menzilden menzile, daireden daireye Rubûbiyyet-i İlâhiyyeyi temâşâ ettirip, o dairelerin semâvatında makamları bulunan ve ihvanı olan enbiyayı birer birer göstererek, tâKab-ı Kavseyn makamına çıkarmış, Ehadiyyet ile kelâmına ve rü'yetine mazhar kılmıştır.

9- (Zat-ı Ahmediye, Mi’rac vasıtasıyla), imkân ve vücub ortasında Kab-ı Kavseyn ile işaret olunan makama gir(miş) ve Zât-ı Celîl-i Zülcemâl ile görüş(müştür) ki: Şu seyr ü sülûk ise, Mi'racın hakikatıdır... (Mi’rac’ta) Bütün mahlûkatın Hâlıkı ile umumî, ulvî, küllî bir sohbet et(miştir). İşte Mi'rac dahi, bu hakikati ifade ediyor.

10- Sâni-i mevcudat, bütün mevcudatta intişar eden tecelli-i muhabbetin bütün envaını, bir noktada, bir âyinede görmek ve bütün enva-ı cemâlini, Ehadiyyet sırrıyla göstermek için şecere-i hilkatten bir meyve-i münevver derecesinde ve kalbi, o şecerenin hakaik-i esâsiyyesini istiab edecek bir çekirdek hükmünde olan bir zâtı, o mebde'-i evvel olan çekirdekten, tâ münteha olan meyveye kadar bir hayt-ı ittisal hükmünde olan bir Mi'rac ile, o ferdin, kâinat nâmına mahbubiyyetini göstermek ve huzuruna celbetmek ve rü'yet-i cemâline müşerref etmek ve ondaki hâlet-i kudsiyyeyi başkasına sirayet ettirmek için kelâmıyle taltif edip, fermanıyle tavzif etmektir...

11- Her bir semâ, bir ayrı âlemin damı ve Rubûbiyyet için bir arş ve tasarrufat-ı İlâhiyye için bir merkez hükmündedir... Her bir tabakat-ı mahlûkatta, her bir semâda bir isim, bir ünvan-ı İlâhî hâkimdir. Sâir ünvanlar da onun zımnındadır. Meselâ: İsm-i Kadîre mazhar Hazret-i İsa Aleyhisselâm, hangi semâda Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm ile görüştü ise, işte o semâ dairesinde Cenâb-ı Hak, Kadîr unvanıyla bizzat orada mütecellidir. Meselâ: Hazret-i Mûsa Aleyhisselâm'ın makamı olan semâ dairesinde en ziyade hükümfermâ, Hazret-i Mûsa Aleyhisselâmın mazhar olduğu “Mütekellim” unvanıdır ve hâkeza...

Mi’rac, hem ruhen, hem ceseden tahakkuk etmiştir

12- Nur ve nur kabiliyetinde ve evliya kalblerinden daha lâtîf ve emvâtın ruhlarından ve melâike cisimlerinden daha hafif ve cesed-i necmî ve beden-i misâlîden daha zarif olan Ruh-u Muhammediyye'nin (asm) hadsiz vezaifine medar ve cihazatının mahzeni olan cism-i Muhammedî (asm), elbette O’nun ruh-u âlisiyle Arşa kadar beraber gidecektir.

13- Nasıl ki cennette, hikmet-i İlahiyye, cismi ruha arkadaş ediyor; çünkü pek çok vezaif-i ubûdiyyete ve hadsiz lezâiz ve âlâma medar olan ceseddir. Elbette o cesed-i mübarek, ruha arkadaş olacaktır. Madem cennete cisim, ruh ile beraber gider. Elbette Cennetü’l-Me'va gövdesi olan Sidretü’l- Münteha'ya uruc eden Zât-ı Ahmediyye (asm) ile cesed-i mübarekini refakat ettirmesi, aynı hikmettir.

Mi’rac, Zat-ı Ahmediye’nin muhatap edinilmesi ve risaletinin ilanıdır

14- Şu kâinatın hâlıkı, şu kesret tabakatında nur-u vahdetini ve tecelli-i Ehadiyyetini göstermek için, kesret tabakatının müntehasından tâ mebde'-i vahdete bir hayt-ı ittisal sûretinde bir Mi'rac ile bir ferd-i mümtazı, bütün mahlûkat hesabına, kendine muhatâb ittihaz ederek, bütün zîşuur namına, makasıd-ı İlâhiyyesini ona anlatmak ve onunla bildirmek ve onun nazarı ile, âyine-i mahlûkatında cemâl-i san'atını, kemâl-i Rubûbiyyetini müşahede etmek ve ettirmektir.

Mi’rac, Zat-ı Ahmediye’nin rehber-i ekmel ve muallim-i küll olduğunun ilanıdır

15- Şu kâinatın Hâkim-i Hakîmi, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksad ve gayeyi tazammun eden tılsım-ı muğlakını ve mevcudatın “Nereden? Nereye? Ve ne oldukları?” olan şu üç sual-i müşkilin muammasını bir elçi vasıtasıyla umum zîşuurlara açtırmak istemesine mukabil, en vâzıh bir surette ve en âzamî bir derecede hakaik-ı Kur'aniyye vasıtasıyla o tılsımı açan ve o muammayı halleden, yine bilbedâhe o Zâttır.

16- Rabbü’l-Âlemîn, meyve-i âlem olan insana, âlemi içine alacak bir vüs'at-ı istidad verdiğinden ve bir ubûdiyyet-i külliyeye müheyya ettiğinden ve hissiyatça kesrete ve dünyaya mübtelâ olduğundan, bir rehber vasıtasıyle, yüzlerini kesretten vahdete, fâniden bâkiye çevirmek istemesine mukabil; en âzamî bir derecede en eblağ bir sûrette, Kur'an vasıtasıyle en ahsen bir tarzda rehberlik eden ve Risaletin vazifesini en ekmel bir tarzda îfa eden, yine bilbedâhe O Zâttır.

17- Mevcudatın en eşrefi olan zîhayat ve zîhayat içinde en eşref olan zîşuur ve zîşuur içinde en eşref olan hakikî insan ve hakikî insan içinde geçmiş vezâifi en âzamî derecede, en ekmel bir surette îfa eden Zât; elbette o Mi'rac-ı Azîm ile Kab-ı Kavseyn'e çıkacak, saadet-i ebediyye kapısını çalacak, hazine-i rahmetini açacak, îmanın hakaik-i gaybiyyesini görecek, yine O olacaktır.

Mi’rac, Zat-ı Ahmediye’nin hem çekirdek, hem meyve-i kâinat olduğunun tescilidir

18- Bir şeyin neticesi, semeresi; evvel düşünülür. Demek vücuden en âhir, mânen de en evveldir. Hâlbuki Zât-ı Ahmediye (asm), hem en mükemmel meyve, hem bütün meyvelerin medâr-ı kıymeti ve bütün maksadların medâr-ı zuhuru olduğundan en evvel tecelli-i icada mazhar, onun nuru olmak lâzım gelir.

19- Âlem-i süflînin mânevî tezgâhları ve küllî kanunları, avalim-i ulviyededir. Ve mahşer-i masnuat olan küre-i arzın hadsiz mahlûkatının netâic-i a'malleri ve cin ve insin semerat-ı ef'alleri, yine avalim-i ulviyede temessül eder. Hattâ hasenat Cennet'in meyveleri sûretine, seyyiat ise Cehennem'in zakkumları şekline girdikleri, pek çok emarat ve pek çok rivayatın şehadeti ile ve hikmet-i kâinatın ve ism-i Hakîm'in iktizasıyla beraber, Kur'an-ı Hakîm'in işaratı gösteriyor.

Mi’rac’ın meyveleri(Zat-ı Ahmediye’nin Mi’rac hediyeleri)

20- (Mi’racın semeratı) Erkân-ı îmâniyenin hakaikını göz ile görüp, Melâikeyi, Cennet'i, âhireti, hattâ Zât-ı Zülcelâl'i göz ile müşahede etmek; kâinata ve beşere öyle bir hazine ve bir nur-u ezelî ve ebedî bir hediye getirmiştir ki: Şu kâinatı, perişan ve fâni ve karmakarışık bir vaziyet-i mevhumeden çıkarıp, o nur ve o meyve ile, o kâinatı kudsî mektûbât-ı Samedâniye, güzel âyine-i cemâl-i Zât-ı Ehadiye vaziyeti olan hakikatini göstermiş. 

21- Sâni'-i Mevcûdât ve Sahib-i Kâinat ve Rabb-ül Âlemîn olan Hâkim-i Ezel ve Ebed'in marziyat-ı Rabbâniyesi olan İslâmiyet'in –başta namaz olarakesâsâtını, cin ve inse hediye getirmiştir ki; o marziyatı anlamak, o kadar merak-aver ve saadet-averdir ki, târif edilmez. Çünkü herkes, büyükçe bir veliyy-i nimet, yahut muhsin bir padişahının uzaktan arzularını anlamağa ne kadar arzukeş ve anlasa ne kadar memnun olur... Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) yetmiş bin perde arkasında o Sultan-ı Ezel ve Ebed'in marziyatını doğrudan doğruya Mi'rac semeresi olarak hakkalyakîn işitip, getirip beşere hediye etmiştir.

22- Mi'rac vasıtasıyla ve kendi gözüyle Cennet'i görmüş ve Rahman-ı Zülcelâl'in rahmetinin bâki cilvelerini müşahede etmiş ve saadet-i ebediyeyi kat'iyen hakkalyakîn anlamış, saadet-i ebediyenin vücudunun müjdesini cin ve inse hediye etmiştir...

23- Rü'yet-i cemâlullah meyvesini kendi aldığı gibi, o meyvenin her mü'mine dahi mümkün olduğunu, cin ve inse hediye getirmiştir ki, o meyve, ne derece leziz ve hoş ve güzel bir meyve olduğunu bununla kıyas edebilirsin. Yâni: Her kalb sahibi bir insan; zîcemâl, zîkemâl, zîihsan bir zâtı sever. Ve o sevmek dahi, cemâl ve kemâl ve ihsanın derecatına nisbeten tezayüd eder, perestiş derecesine gelir, canını fedâ eder derecede muhabbet bağlar. Yalnız bir defa görmesine, dünyasını fedâ etmek derecesine çıkar. Hâlbuki bütün mevcûdâttaki cemâl ve kemâl ve ihsan, O’nun cemâl ve kemâl ve ihsanına nisbeten; küçük birkaç lemaâtın, güneşe nisbeti gibi de olmaz.

24- İnsan kâinatın kıymetdar bir meyvesi ve Sâni'-i Kâinat'ın nazdar sevgilisi olduğu, Mi'rac ile anlaşılmış ve o meyveyi cin ve inse getirmiştir. Küçük bir mahlûk, zayıf bir hayvan ve âciz bir zîşuur olan insanı, o meyve ile o kadar yüksek bir makama çıkarır ki: Kâinatın bütün mevcûdâtı üstünde bir makam-ı fahr veriyor. Ve öyle bir sevinç ve sürur-u mes'udiyetkârane veriyor ki, tasvir edilmez. Çünkü âdi bir nefere denilse: "Sen müşir oldun", ne kadar memnun olur. 

Bediüzzaman Said-i Nursî

Derleyen:
Yunus İpek
03. 05.2016

Yorumlar

Hiç yorum eklenmemiş. Tıkla ! İlk ekleyen sen ol ...

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında


Ey “sadık ahmak” ıtlakına masadak biçare ulemâü’s-sû’ veya meczup, akılsız, cahil sufiler! Hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet,mevhu

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 
ZEHRA.COM.TR
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net