Ana Sayfa - Hakımızda - İletişim

Risale-i Nur Notları

İnsanın manevi anatomisi
Arkadaş! Şu müşevveş eserlerim ile büyük bir şeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum keşfedebildim mi?Veyahut sonra inkişaf edecektir. Veyahut bilâhere zuhur edecek. Keşfine yol açıp gösteriyorum./Mesnevi-i Nuriye ...

Yalnızca bir kez naçar kaldım. 
Sen kimsin? diye soranın karşısında...

                                    Halil Cibran - Aforizmalar

Yüzlerce ilimlerle alakadar, dakik, ince hakikatlerin anlaşılması; ilgili olduğu ilimlerin bedihi bir şekilde bilinmesine mütevakkıf olduğu gibi, Sani-i Hakim'in nakşetmiş olduğu insanın, mahiyet ve hakikatini keşfetmenin, tarif edebilmenin yolu ve o nakşın okunması; selim bir akıl, dikkatli bir nazar ve ince bir tefekkür ile beslenen Kur'an rehberliğinde olmalıdır.

İnsan nedir? Tarifi nasıldır? soruları, fikir tarihi seyri içinde cevaplandırılmaya çalışılmıştır. İnsan; Aristo da 'toplumsal bir hayvan', klasik felsefede düşünen canlı (hayvan-ı natık), antropolojide homo sapiens, iktisatçıların dilinde homo economicus olarak tanımlanmıştır.  Bu tanımlamaların fil ve körler hikayesinde veyahut büyük bir hazineyi keşf için denize dalan dalgıçlar meselinde olduğu gibi -her biri hakikatin bir ucu ile muhatap olmuş ve ifrat ve tefrit ile hakikatin hakiki suretini görmemişlerdir- hakikati hakkıyla ifade etmekte yetersiz kaldığı aklen, vicdanen ve fennen de sabittir.

Bu çalışmamızda eşyayı tarif ederken düşülen kimi hatalara dikkat çekmekle beraber; muhkem nasın rehberliğinde, selim bir akıl ile, Kur'an'ın müteşabihatına nüfuz eden Bediüzzaman'ın diliyle insanın mahiyet ve hakikatini irdelemeye çalışacağız.  

Evet, bir şeyin tarifine dair yapılan beyanat o şeyin mahiyet ve hakikatini bize anlatır. 
ما ههي (mahiyet): "O nedir" anlamına gelen Arapça bir sorudur. Bununla beraber, yapılacak tariflerin ancak had ve resm şeklinde olacağı mantık ilminde takarrur etmiş bir usuldür. Bundan bîhaber olan 'zulmetli münevverler'  kimi zaman tarifini yapmakta aciz kaldıkları eşyaya isimler vererek, onları gerçekte biliyor ve anlıyormuş gibi görünür. Oysa bu bilgi, ülfetin setrettiği cehl-i mürekkep denilen katmerli bir cehalet halidir.

Bediüzzaman'ın İşarat'da ki ifadesiyle:
"Efkâr-ı hazırada cehl-i basiti cehl-i mürekkebe kalbeden en mühim sebeb; meçhul bir şeye parlak bir isim takmakla, "anladım" zannetmek; ve meçhul şeyleri ona irca' ile, "izah ettim" zannetmektir. Halbuki tarif, ya hadd, ya resim ile olur. Yoksa vâzı'ı cahil ve müsemmaya mümas olan vechi muzlim ve göze çarpan vechi şeffâf bir ism-i camid ile olmaz. Manyetizma, telepati, kuvve-i mıknatısiye gibi."

Kainatta müşahade ettiğimiz mahlukatın ef'alini zapt u rapt altına alan şeriat-ı fıtriye- i ilâhiyeye tabiat namı vermek ve daha nice hakikatlere isim vermekle yetinmek;  cehaletin zulmetli, dar ve engebeli sokaklarında vesveselere düçar ve şeytanlara mel'ab olan modern aklın hakikat arayışında ki çaresizliğini göstermektedir. Ehl-i nazar ve felsefenin, hakikatin ab-ı hayatına ulaşmak için döşediği küngan borular çatırdamaktadır.

Günümüzün çıldırmış aklına vahyin neşterini vurmak gerekir. Çünkü, eşyanın batınına nüfuz eden Kur 'an nazarı, kudretin harf ve kelimelerinden mürekkep kitabı-ı kebir-i kainatı ve onun küçük numunesi olan insanı, bir hafız gibi okur. Mesela, Kur'an'ın hikmet-i hakikiyesi şemsden sirac, cibalden evtad, insandan halife-i arz olarak bahseder. Ruha kemal-i ilmi aşılayan bu temsilî anlatım cumhur-u avamın zihnini tenezzülat-ı ilahinin hava-i nesimi ile okşarken; yine o mukaddes maşrabalardan içen  muhtelif mezhep ve meşrebe sahip olan ehl-i hakikati de işba eder. Evet hakikatleri durub-u emsal ile zikreden Kur'an; hayalattan tecerrüd edip de hakikati çıplak temaşa edemeyen avamın nasbu'l ayn'ına, dakik olan bu hakikatleri temsil libası ile vaz' eder.

Koca mağara ağzını doldurduğu gibi sineğin kulağını dahi hissesiz bırakmayan bu musika-i ilahi; aleme nüzûl ile musikişinaslar meclisini birbirine kattı ve alemin damarının teline mızrabını vurdu.
Ve bu musika-ı ilahi şu cevval arznın simahında ilelebet tanin-endaz edecektir. Kur'an geçen 14 asır boyunca ehli imanın hidayet rehberi; dua, zikir, ibadet kaynağı olarak zaman geçtikçe genişleyip meseleleri tavazzuh etmektedir.
     
Nasıl ki fıkıh ilminin hükümleri edille-i şeriyye üzerine tesis ediliyor, kainata dair olan içtihatlarımızda da; karanlıklı ve evham ve vesveselerle dolu hakikat arayışında, yolumuzu aydınlatan birer misbah ve yukarıdan nüzûl ile bizi kemalat arşına çıkaracak olan zembil misal ayet ve hadislerin ışığı ve doğrultusunda hareket edilmelidir. Yoksa evhamlara merkep, şeytanlara mel'ab ve dağlar kadar ağır yüklere matiyye olunacaktır.

Bir kavle göre bir şekl-i mahruti olan kainatın ortasında bulunan; Kur'an'ın lisanında halife-i arz olan insana gelince;

Bediuzzaman, İşarat risalesinde: 
'من أنت' (sen kimsin?) sorusuna, yetmiş dokuz meyyit ve bir hayy-ı natık olan seksen Said'den telhis ile tezahür ettigini söyleyerek;
aslında fertlerden bir fert olan insanın sair hayvanatın bir nev'i hükmünde olduğu derin hakikatına kapı aralıyor. Hayatı boyunca her sene de cisminin iki defa yenilenmesiyle, bir nevi iki şahsi kıyamete maruz kalan insan; yıkılmış olan mezarına bir nev' olarak yığılmaktadır. Ve keza akıl, kalb ve sair hissiyatın ruha verdiği inbisat ile bir nev' olarak hareket etmektedir.

''İnsanın bir ferd iken nev' olduğu'' nazariyesine, latifelerine takılmış olan anahtarlar ile umumi alemden kendisine şahsi, hususi bir alem inşa etmesi penceresinden de bakabiliriz. Zira alem-i gayb ve şahadetin nokta-i mültekasında yer alan insan her iki aleminde numunelerine bilkuvve mazhardır. 
Bu sebeple İkbal'in ''insana sığabilene kainat, kainata sığamayana insan derim '' sözü mübalağa değil belki nakıstır. Evet sureten birbirine benzese de kıymet-i ruhiyece dereceleri ferşten arşa kadar olan nev-i beşer; kimi zaman kendisine verilen anahtarlar ile bir zerrede boğulurken kimi zaman da, kainat bütün müştemilatı ile onda gark olur.

Mevlana :

''Azîz dost! Sen, tek bir kişi değilsin; 
Sen bir alemsin!
Sen derin ve çok büyük bir denizsin.
Ey insan-ı kamil! 
O senin muazzam varlığın, belki dokuz yüz kattır; dibi kıyısı olmayan bir denizdir.

Yüzlerce alem, o denizlerde gark olup gitmiştir. '' sözü ile bu hakikate ışık tutar.

"Fesübhanallah! İnsanı kainat içinde bir hardal tanesi ve  kainatı da insanın latifelerine bir hardal tanesi kılan Allah bütün noksanlardan müberradır."

İnsan kendisini işba etmeyen bu dünya denizinin ortasında, kırık bir tahta parçasına tutunmuş ve fırtınaya maruz kalmış bir muztar gibi semanın öte yanından, 
Rabbin: ''inni karib'' hitabına mazhar olabilmenin telaşı içindedir. Ve bu hitaba mazhariyet beşerin natık bir hayvan değil, belki hakiki bir insan ve makbul bir misafir-i rahman olduğunu bildirir. 

Evet, ey kendini insan zanneden insan!
Kendini oku!
Yoksa hayvan veyahut camid hükmünde insan olma ihtimali var. 

                                                                                  Zühre Risalesi

Okumayı Kur'an ekseninde yapan İslam medeniyeti ; 
doksan dokuz esma-i ilâhinin cilvelerine mazhar doksan dokuz alemin zerrelerini tesbih taneleri gibi ellerine alıp virdlerini onunla okuyan hakiki insanlar yetiştirmiştir. 
Oysa insanın vazife-i hayatını batnının ve fercinin hizmetine münhasır kılan sefih medeniyet cesedini soyunsa;  yılan, akrep, kurt, ayı şeklinde tezahür edecek olan  insanların mesh-i manevisine sebep olmuştur.

Halife-i arz, misafir-i rahman olan insanın, hükemanın bahis mevzu ettikleri havas-ı zahire ve batınasından başka ehli tasavvufun keşfettiği letaif-i aşere ile birlikte fıtratına dercedilmiş yüzlerce hissiyatı vardır. 
Bütün bu hissiyatların sultanı olan kalbin; çam kozalağı gibi bir et parçası değil; belki mazhar-ı hissiyatı vicdan, makes-i  efkarı dimağ olan bir latife-i rabbani olduğu hakikati modern yüzyılın süveyday-ı kalpten yoksun zulmetli fikrinin cesedine nefh-i sur-i İsrafil gibi üflenmesi gerekmektedir.

Taşıdığı ruha, kafasına taktığı akla, sair istidat ve latifelerine bakılınca bu dünyanın kendisine dar geldiği mevzuu- bebeğin beşiğini parçaladığı gibi insanında bu dünyaya sığmayıp saadeti ebediyeye namzet olduğu- fıtrattan rendeçlenen bu hakikatın bedihi bir sonucudur.
 

"Âyâ bu insan zanneder mi ki, başı boş kalacak? 
Hâşâ!.. Belki insan, ebede meb'ustur ve saadet-i ebediyeye ve şekavet-i daimeye namzeddir. Küçük-büyük, az-çok her amelinden muhasebe görecek."


Bediuzzaman'ın Kızıl İcaz eserinde geçen, 
ﺍِﻥَّ ﺍْﻻ‌ِﻧْﺴَﺎﻥَ ﻛَﺼُﻮﺭَﺓِ ﻳَﺲٓ ﻛِﺘُﺒَﺖْ ﻓِﻴﻬَﺎ ﺳُﻮﺭَﺓُ
ﻳَﺲٓ
''Gerçekten insan için de Yasin suresi yazılmış Yasin kelimesi gibidir.'' sözü, meseleyi özetlemektedir.

Halife-i arz olan bu varlığa 'insan' denilmesinin hikmetlerinden birini Bediüzzaman İşarat'ül İ'caz da şöyle açıklamaktadır :
"ﻧَﺎﺱ'' yani "insan" ;
aslında nisyandan alınmış bir ism-i fâildir, vasfiyet-i asliyesi mülahazasıyla insanlara bir itaba işarettir. 
Yani: Ey İnsanlar! Ne için misak-ı ezelîyi unuttunuz? 
   Fakat bir cihetten de insanlara bir mazeret yolunu gösteriyor.
Yani: Sizin o misakı terketmeniz amden değil, belki sehiv ve nisyandan ileri gelmiştir.''  

Evet, nisyandan alınan insanın nisyana müptela olduğu ve mimsiz medeniyetin tilmizlerinin 
ﻭَﻻ‌َ ﺗَﻜُﻮﻧُﻮﺍ ﻛَﺎﻟَّﺬِﻳﻦَ ﻧَﺴُﻮﺍ ﺍﻟﻠَّﻪَ ﻓَﺎَﻧْﺴَﻴﻬُﻢْ
ﺍَﻧْﻔُﺴَﻬُﻢْ
Yani , '' Allah'ı unutan ve Allah'ın da onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın.''
ayetine masadak olduğu anlaşılmaktadır.

Şahsı bir nev' hükmünde ve halife-i arz olan nev-i beşer ayetin bu tehdidinden daima titremelidir.
Ve bir an önce Kur'an'a firar etmelidir.
 

Yorumlar

Musa TANERİ - 13-09-2015 - 07:46:56
İnnî qerîb
ﻭَﺍِﺫَﺍ ﺳَﺎَﻟَﻚَ ﻋِﺒَﺎﺩِﻯ ﻋَﻨِّﻰ ﻓَﺎِﻧِّﻰ ﻗَﺮِﻳﺐٌ ﺍُﺟِﻴﺐُ ﺩَﻋْﻮَﺓَ ﺍﻟﺪَّﺍﻉِ ﺍِﺫَﺍ ﺩَﻋَﺎﻥِ ﻓَﻠْﻴَﺴْﺘَﺠِﻴﺒُﻮﺍ ﻟِﻰ ﻭَﻟْﻴُﻮْٔﻣِﻨُﻮﺍ ﺑِﻰ ﻟَﻌَﻠَّﻬُﻢْ
ﻳَﺮْﺷُﺪُﻭﻥَ﴿١٨٦﴾
186 - Kullarım sana, beni sorduğunda (söyle onlara): Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin dileğine karşılık veririm. O halde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulalar.
ﻭَﻟَﻘَﺪْ ﺧَﻠَﻘْﻨَﺎ ﺍْﻻِﻧْﺴَﺎﻥَ ﻭَﻧَﻌْﻠَﻢُ ﻣَﺎﺗُﻮَﺳْﻮِﺱُ ﺑِﻪِ ﻧَﻔْﺴُﻪُ ﻭَﻧَﺤْﻦُ ﺍَﻗْﺮَﺏُ ﺍِﻟَﻴْﻪِ ﻣِﻦْ ﺣَﺒْﻞِ
ﺍﻟْﻮَﺭِﻳﺪِ﴿١٦﴾
16 - Andolsun, insanı biz yarattık ve nefsinin kendisine fısıldadıklarını biliriz ve biz ona şah damarından daha yakınız.
Yukardaki iki ayettende anlaşıldığı gibi insan "inni karîb" nidasını işitme telaşından ziyade "انت قريبي" yani ey kulum sen bana yakınsın '' kelamını duyma telaşında olamalıdır. Çünkü güneş bize ışık ve sıcaklığıyla yakın olmasına rağmen biz ondan nihayetsiz uzağız. Güneş misüllü biz O Şemsi Ezel ve Ebede nihayetsiz uzak olmakla beraber O Zat-ı Akdes sırrı ehadiyetle bize bizden daha yakındır. İnsana düşen ise o akrebiyet ilahiyeyi yakalayabilmektir .
"Onun kurbiyetini kazanmak iki suretle olur. Birisi: Akrebiyetin inkişafıyladır ki, nübüvvetteki kurbiyet ona bakar ve nübüvvet veraseti ve sohbeti cihetiyle sahabeler o sırra mazhardırlar. İkinci suret: Bu'diyetimiz noktasında kat'-ı meratib edip bir derece kurbiyete müşerref olmaktır ki, ekser seyr ü sülûk-ü velayet ona göre
ve seyr-i enfüsî ve seyr-i âfâkî bu suretle cereyan ediyor.( 27.söz)
Sizde yorum yazmak için tıklayınız.

İlgili Başlıklar

Arşiv Arama

İlhamın Mihrabında


Ey “sadık ahmak” ıtlakına masadak biçare ulemâü’s-sû’ veya meczup, akılsız, cahil sufiler! Hakikat-i kâinat içinde kökü yerleşmiş ve hakaik-i kâinata kökler salmış olan şecere-i tûbâ-i İslâmiyet,mevhu

Sername

Siyasalın İhlası
Bu denemenin ilgilendiği alan, özellikle dinî cemaatleşmelerin iktidar unsurlarıyla ilişkilenme tarzından türeyen siyasallığın ihlasının nasıllığıdır.

En Çok Okunanlar

Yorum Platformu

Ubeyd Kudat
Münazarat Penceresinden Devlet

İktibas

Sizden Gelenler

 
ZEHRA.COM.TR
Tüm hakları saklıdır 2013 ®
Kaynak gösterilmeden ve izinsiz alıntı yapılamaz.

Yazılım : Networkbil.net